Zeki Alasya’yla birlikte Güneş Çocuklar da öldü

Neil Simon’ın The Sunshine Boys – Güneş Çocuklar oyununu ilk defa 2003-2004 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izlemişim, başrollerde Alp Öyken ve Emin Olcay ile. Çok keyifliydi. Oyunda yıllarca birlikte çalışmış, bir ikili olarak var olmuş, ancak 40 yılın ardından ayrılıp 11 yıl görüşmemiş iki komedyen var. Yıllar sonra, biri gururunu kırar, diğerini ziyarete gider, onu bir televizyon programı için son defa bir araya gelmeye ikna etmeye çalışır. Oyunu izlediğimden beri ne zaman aklıma gelse, Zeki-Metin’i düşünürüm.

Üzülmüştüm ayrıldıklarında. Her ne kadar Metin Akpınar hiç ayrılmadıklarını söylese de, ayrılmışlardı işte, yirmili yaşlarından beri beraber çalışan, birlikte anılan ve sevilen iki arkadaş artık birlikte değildi. Köyden İndim Şehire’deki saftirik kardeşler, Petrol Kralları’nda köşeyi dönen fakir ama dürüst arkadaşlar da ayrılmıştı. Ufacıkken kasetlerini defalarca dinleyip repliklerini ezberlediğim Devekuşu Kabare sanki böylece tamamen dağılmıştı. İşte tam böyle bir dönemde, Zeki ve Metin yıllar sonra tiyatro sahnesinde yeniden bir araya gelsinler de Güneş Çocuklar’ı oynasınlar isterdim.

Londra'da Güneş Çocuklar'ı Danny de Vito ve Richard Griffiths'te izledikten sonra, Zeki-Metin'li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.
Londra’da Güneş Çocuklar’ı Danny de Vito ve Richard Griffiths’te izledikten sonra, Zeki-Metin’li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.

İlk izlediğimden dokuz sene sonra oyunu Londra’da, Danny de Vito ve Richard Griffiths’ten izledim. Muhteşemdi. İki harika oyuncunun, böyle iyi yazılmış bir metni nasıl güzel oynadığını gördüğümde, Zeki-Metin’de oyunun nasıl da parlayacağını düşünmüştüm. Keşke bir fırsat olsaydı, birilerinin aklına gelseydi, birisi ahde vefa edip kârına zararına bakmadan prodüksiyonu gerçekleştirseydi. Keşke yıllar sonra Zeki-Metin sadece bir reklam için bir araya gelmeseydi.

Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.

Bugün çok yetenekli bir komedyen öldü. Her gerçek komedyenin olduğu gibi, çok yetenekli bir oyuncu öldü. Keşke ülkemizde tiyatro ve sinema yeterince derinlikli olabilseydi de, Şener Şen gibi Zeki Alasya’yı da çok daha fazla, çok daha çeşitli rollerde izleyebilseydik. Bütün o oynanmamış roller öldü. Bugün Zeki Alasya ile birlikte, Güneş Çocuklar hayalim de öldü.

The Sunshine Boys posteri, oyunun Londra’daki Savoy Theatre’daki 2012 prodüksiyonu için hazırlanmış olup telif hakları tasarımcısına ve/veya oyunun yapımcısına aittir. Zeki Alasya – Metin Akpınar görseli Filli Boya-Capatect ürünü için hazırlanmış reklam filminden alınmış olup telif hakları muhtemelen söz konusu firmaya aittir. Her iki görsel, bilgilendirme amaçlı olarak kullanılmıştır.

Reklamlar

Neleri unuttuk, farkında mısınız?

Bize verilmiş hayatları yaşıyoruz. Bunu yaşa, şunu terk et… Bunu bil, şunu unut… Bunu sev, şundan öldüresiye nefret et… Bilinçsizleşiyoruz, belleksizleşiyoruz, umursuzlaşıyoruz… Hayatımıza ilişkin en önemli ayrıntıları hatırlamaz oluyoruz. Birilerinin bize sürekli hatırlatması gerek.

Yiğit Sertdemir’in yeni oyunu 444 bu durumdan bahsediyor. Bu unutuşa dikkat çekmeye, onu ortadan kaldırmaya çalışıyor. İnsanlara istedikleri şeyleri hatırlatan bir servisin çağrı merkezinde geçen oyun hafif bir komedi gibi başlıyor. Yeni işe başlayan adam geliyor, uzun süredir çalışmakta olan kadınla tanışıyor. Adam titiz ve kuralcı, kadın şakacı ve geveze, dolayısıyla biraz çelişiyorlar, biraz çatışıyorlar. Sonra işlerine dönüyorlar ama birden her şey karışıyor.

Tüm çağrı merkezleri onlara yönlendirilmiş. Bir sürü saçma sapan talep ve şikayetle uğraşıyorlar. Çilingir bulmaya, gazete ilanı vermeye, gaz sızıntısını gidermeye çalışıyorlar. Kablolu yayını bozulan bir adama filmin devamını anlatıyorlar. Hepsi amirlerinin gözüne girmek, takdir edilmek, belki küçük bir ikramiye almak için.

Sonunda telefonlar normale döndüğünde asıl sorun ortaya çıkıyor: Servisin tüm veri tabanı yok olmuş. Birileri bir amaçla müşteri bilgilerini ele geçirmiş ve bunları kendi çıkarları için kullanacak. Peki kim? Adamın aklına hemen seçimleri kazanmak isteyen siyasi parti geliyor. Öyle ya, bu insanlar tuttukları takımın bile kendilerine hatırlatılmasını istiyorlar, oy verecekleri partiyi de birileri hatırlatırsa gider o partiye oy verirler.

Veri tabanı normale döndüğünde bu komplo teorisinin kısmen doğru olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü milyonlarca yeni hatırlatma kaydı var. Ancak bunların seçimle ilgisi yok. Yıllar boyunca gördüğümüz, duyduğumuz, hatta çok bahsettiğimiz, sonra da unutup toplumsal bilinçsizlik çukurunun dibine gönderdiğimiz olayları hatırlatıyorlar. Mesela insanların bir otelde nasıl yakıldığını, bir trafik kazası sayesinde hangi pis işlerin ortaya çıktığını hatırlatıyorlar. Bu veri tabanı unuttuğumuz, unutmak istediğimiz, unutmaya yönlendirdiğimiz herşeyin kaydını tutuyor. Daha da umursuzlaşmamızı engelemeye çalışıyor.

Sertdemir’in oyunu bir buçuk saatte, dolaylı yoldan ve seyirciyi sıkmadan yalnızlığı, yabancılaşmayı, belleksizliği ve umursamazlığı anlatıyor. Oyunun anlatmaya çalıştığı şeyler, varmaya çalıştığı amaçlar var. Bunlar İstiklal Caddesi’nde, hepimizin sıkça önünden geçtiği, belki ilk katındaki “bayansız girilmeyen” falcıda fal baktırdığı, girişindeki işportacıdan alışveriş ettiği pasajın ikinci katında, her seferinde 40 izleyiciye anlatılıyor.

Tiyatroya ilgi duymayı, aslında birbirine aşık olan kaprisli ve inatçı iki yaşlı oyuncunun iki saat boyunca birbirini aşağılamasını seyredip kahkahayı basmaktan ibaret sananlara duyrulur: Burada adam gibi bir oyun var, gidin izleyin…