Targets (1968)

Targets’ın DVD’sini bir B filmi beklentisiyle satın aldım. 125.000 $’lık bütçesi ve ilginç yapım hikayesi de aslında bu filmi o kategoriye koyuyor. Ancak sonuçta ortaya eldeki malzemeye göre çok bir film çıkmış. Bunda Bogdanovich’in iki ayrı öyküyü Samuel Fuller’ın da yardımıyla çok iyi harmanlamasının etkisi var.

Film fabrikatörü Roger Corman, Karloff’un kendisine iki günlük çalışma borçlu olduğunu fark etmeseydi, bu film hiç ortaya çıkmayacaktı. Bogdanovich bu filmdeki “ilk başarıyı” belki başka bir film ile yakalamak durumunda kalacaktı. Corman ona aradığı fırsatı verdi ama iki koşul öne sürdü: 1) Karloff ile toplam iki gün çalışarak 20 dakikalık yeni çekimler yapılacak, 2) Corman’ın daha önce yönettiği The Terror’dan 20 dakikalık bir bölüm kullanılacak. İlk yönetmenlik fırsatının böyle garip iki şarta bağlı olması Bogdanovich’i germiştir herhalde. Ama yine de işin içinden çıkmayı başarmış.

Film, bir dönüm noktasının imlenmesi sanki. Korku filmlerini dolduran ucubelerin, canavarların, insan yiyen bin bir türlü mahlukatın artık yavaş yavaş popülerliğini kaybettiği, birden canileşen sıradan insanların onların yerini aldığı bir dönemde çekilmiş film. Filmde iki ayrı öykü paralel gelişiyor.

Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.

İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.

Her iki öykü de gerçek sayılır. Çok yaşlanmış, güçlükle yürüyen, ama oyunculuk gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olan Boris Karloff’u, kendine çok benzeyen bir rolde izlemek filme bir belgesel havası katıyor. Ayrıca Thompson’ın sahneleri de belgesel gibi izlenebilir. Çünkü yönetmen Thompson’ı överek hayran olunacak psikopat portresi çizmiyor. Onu iğrenç bir katil olarak da göstermiyor. Güdülerine yenik düşen, hatta buna kendi bile anlam veremeyen sıradan bir insanı izliyoruz film boyunca. Üstelik Thompson’ın yaptıkları gerçek bir olaydan uyarlanmış.

1966’da Charles Joseph Whitman adında bir adam, karısını ve annesini vurduktan sonra Teksas Üniversitesi’nin kulesine çıkıp etrafa ateş etmeye başladı. 14 kişiyi öldürdü, 31 kişiyi yaraladı. Sonunda polis tarafından vurularak öldürüldü. Tıpkı Thompson gibi Whitman da kendisine neler olduğuna anlam verememiş. Geride bıraktığı veda notunda şöyle yazmış:

“Beni bu mektubu yazmaya zorlayanın ne olduğunu kesinlikle anlayamıyorum. Belki son zamanlarda yaptıklarıma belirsiz de olsa bir neden bulmak içindir. Bugünlerde bana ne olduğunu anlamıyorum. Herkes kadar akılcı ve zeki sıradan bir genç adam olmalıydım. Ancak son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) sıradışı mantıksız düşüncelerin kurbanı haline geldim.” (Bir Poe hikayesinin başlangıç cümleleri sanki…)

Filmde de karşımızda işte tam böyle bir Thompson var. Kendi de biliyor bir şeylerin ters gittiğini. Ancak karşı koymuyor ya da koyamıyor.

Filmin başarısı, Discovery Channel’ın Crime Night programlarına benzer bir konuyu sinema diline çok başarılı şekilde tercüme etmesinde. Thompson’ın evinde işlediği ilk cinayetlerden sonraki dinginliği, annesini ve karısını yataklarına götürüp örtülerin altına gizlemesi, onlardan arta kalan kan izleri, bakkal çırağının duvar dibinde iki büklüm duruşu olayın nedensizliğini, anlamsızlığını vurguluyor. Thompson’ın otoyol kenarındaki rafineri kulesini terk ederken ardında bıraktığı silahlar sanki az önce onlarca kişinin vurulmasında kullanılmamış gibi. Filmin sonunda, birçok kişinin öldüğü, büyük bir karmaşanın yaşandığı açıkhava sinema alanını bir süre bomboş izliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki yönetmen şunu vurguluyor: vahşet sahnelerinden insanı çıkart, geriye bomboş bir dinginlik kalır. Tıpkı Fargo’nun dinginliği gibi…

Reklamlar