Youtube kapışması 2: Gönül Dağı

Neşet Ertaş vs. Barış Manço

 

 

 

Reklamlar

Uç Timothy, uç!

Görsel

1940’ların ortasında Ray Bradbury, öykülerini yayımlatmaya çalışan genç bir yazardı. Birçok dergiye yazdıklarını gönderiyordu. Bunlardan birinde editörlük yapmakta olan Truman Capote, 1947’de bir yazı yığını içerisinde Bradbury’nin Homecoming (Eve Dönüş) öyküsünü buldu ve yayımlamaya karar verdi. Bu öykü Bradbury’nin ilk başarısı olacaktı ve o senenin en iyi öykülerine verilen O. Henry Ödülü’nü kazanacaktı. (1)

Eve Dönüş’te, henüz yirmi yedi yaşındaki Bradbury, bir hortlaklar ailesinin normal bir üyesi olan on yaşındaki Timothy’nin öyküsünü anlatıyordu. Cadılar Bayramı için ailenin tüm ucube fertleri eve dönüyor ve iki gece sürecek bir şölene hazırlanıyordu. Timothy de onlar gibi olmak istiyor, ama ne kadar uğraşsa da karanlığı daha çok sevmeyi, onlar gibi gündüz uyuyup geceleri hortlamayı başaramıyordu. Uçmayı istiyordu Timothy, sırtında kanatların çıkmasını…

Sonunda, kanatları olan tek amcası Einar kaptı Timothy’yi, uçurdu göklere… ve bırakıverdi boşluğa. Sırtında ufak tomurcuklar fark etti Timothy, büyüdüler biraz ama kanat olamadan patlayıp gittiler. Einar geri yakaladı çocuğu ve teselli etti: “Bir gün olacak, yoksa benim yeğenim değilsin demektir!” Böylece geçip gitti bu Cadılar Bayramı da. Tüm aile fertleri geri döndüler, evde ailesiyle yalnız kaldı Timothy, uçma hayalleriyle baş başa…

Bu öykü, yalnızca bir Cadılar Bayramı öyküsü olarak okunabilirdi. Ama öyle değil. Ev benliğin ta kendisi ve yaratıcı olmak isteyen kişi, bu benliğin/evin tümünü alt üst etmeli, en ücra köşelerini kurcalamalı ve buradaki her türlü hayaletle yüzleşmeli. (2) Ancak bunu yaparsa, kendini tehlikeye atarsa istediği hayali gerçekleştirebilir insan. Aynı Bradbury’nin bu öyküden tam 43 sene sonra 1990’da söylediği gibi:

You’ve got to jump off the cliff all the time and build your wings on the way down. // Kendini sürekli uçurumdan aşağıya bırakmalısın ve düşerken kanatlarını oluşturmalısın.  (3)

İthaki, Eve Dönüş’ün çok güzel bir baskısını yayımladı. Dave McKean illüstrasyonlarıyla bezenmiş müthiş bir küçük kitap. Kanatlarını arayan her yaştan Timothy’ler için.

bradbury homecoming1

(1) Ray Bradbury, From Truman Capote to A.T.M.’s

(2) Eve dönüş, yürek ister! – Sabit Fikir

(3) Jump Off the Cliff and Build Your Wings on the Way Down

* Kitap kapağı ve kitap içi görsellerin telif hakkı yazara, illüstratöre, çevirmene ve/veya yayınevine aittir. Ray Bradbury fotoğrafı Wikimedia Commons‘tan alınmış olup orada belirtilen telif lisansı olan Creative Commons Attribution-Share Alike 2.0 Generic kapsamında kullanılmıştır.

Kadınlar bunaldığında alışverişe giderler mi hakikaten? Ben kitapçılara gidiyorum sıkıldığımda. Yine atlıyorum arabaya, geniş geniş suistimal ettiğim öğle arasında dev AVM’lerden birine gidiyorum. Belki dünyadaki en kötü organize edilmiş kitapçıya giriyorum. Birkaç albüm alıyorum önce, bu aralar aldıklarımı dinleme yüzdem oldukça düşük oysa. Birkaç da kitap seçiyorum, aldıklarımı okuma yüzdesinden bahsetmek bile gülünç. Biliyorum ki bunlar da yatağımın karşısındaki kütüphanede üst üste birikip bir yığın haline gelen, her sabah gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey olan ve her sabah kendime karşı mahcubiyetimi keskinleştiren kitaplar arasına katılacak. Ama alıyorum yine de, aslında satın aldığım onları okuma, okuduklarımdan bir şeyler çıkarsama, bunları kullanarak yeni şeyler kurgulama ihtimali, yani bir nevi morfin zonklayan benliğim için. Bu yüzden alıyorum yine de, almak, sahip olmak iyi geliyor. Bir koca torbayla çıkıyorum kitapçıdan, geri dönüyorum gündelik zindanıma, hiçbir şey değişmemiş oluyor.

Çok kardiyoloji kongresi yaptım, inanın bana, çok içiyorsunuz, iyi değil diyor. Aile geçmişimde de var diyorum ve kahvemden bir yudum daha alıyorum. Üzerine gitmeseniz diyor. Aile geçmişimde şeker ve tansiyon da var demiyorum, önümdeki vişneli turtaya bakarak. Sıcak, tentelerin altında oturuyoruz, bir plaza dibinde. Karşıdaki avm/otel/residans/plaza inşaatından toz toprak esiyor rüzgarla. Gözlerimi kapatıyorum. Yüzümdeki ılık esinti, çocukluğumda, çıplak ayakla basamadığım, toprağı sürülü tarlalarda, halalar yanında geçen günleri getiriyor. Yazları kapanırdı kreşler, annem çalışırdı, ben bir ufak şehrin bir ufacık kasabasında kah teyze kah hala yanında yazları geçirirdim. Sonra evlendi hepsi, ben İstanbul yazlarında sokağın tozuna toprağına bulanmaya başladım ve dünya değişti. Açmıyorum gözlerimi, açmadıkça gözlerimi bu plaza dibinde değilim, uzaktayım, bir ağaç altında, bir çeşme başında, sıcak ama serin esintili bir yaz gününde suyun şırıltısını dinliyorum. Basit bir hayat istiyorum diyorum kendime, ama hakikaten istiyorsan yapsana diyen sesi duymazdan geliyorum. Sahneye dört tane paravan yerleştiririz diyor, o anlattıkça üzerlerinde tek tek iş ortaklarınızın binalarının görüntüleri ortaya çıkar. Açıyorum gözlerimi, bana onay bekleyen bakışlarla bakıyor. Tamam diyorum, öyle yapalım.

Sizi gidi ahlaksızlaaaarrr…

Bundan tam altı sene önce, 22 Nisan günü eski Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyretmişim Sartre’ın Saygılı Yosma oyununu. Açılış oldukça “ahlaksızdı”: Yosma rolündeki Bennu Yıldırımlar, müşterisi zengin ve şımarık adamı canlandıran Burak Davutoğlu ile sahnede dakikalarca sevişti. En ön sırada, belli ki protokol kadrosundan oyunu izleyen başı örtülü bir kadın ve kocası, herkese duyurma çabasıyla “cıkcıkcıkcık” diyerekten söylenerek salonu daha oyunun beşinci dakikasında terk ettiler.

Şimdi altı sene sonra oyunda neyin yanlış olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Bir kere, sanat dediğin muhafazakar olmalı. Milletin örf ve adetlerine uyumlu olmalı, kesinlikle ve kesinlikle ahlaka aykırı olmamalı! Bugün altı sene sonra yazılanlar, çizilenlere, dahası Şehir Tiyatrolarında yapılan yapısal değişikliklere bakınca, böyle bir sahnelemenin ahlaksız bulunacağı, oyunun ise belki hiçbir zaman repertuvara alınmayacağı açık. Oysa oyun tam da ahlak hakkında.

Varlıklı, toplum lideri, üst tabakadan, okumuş bir adam, bir gün tutup değersiz, sefil bir zenciyi öldürürse, bunun için cezalandırılması gerekir mi? Cinayetin tek şahidinin ise  bir fahişe olduğunu düşünün. Adamın sözüne karşı fahişenin sözüne kim itibar eder? Ne de olsa bir fahişenin ahlaklı olması, doğruyu söylemesi mümkün müdür? Kaldı ki bunun da çözümü var zaten. Değil mi ki fahişedir, satılıktır demek, satın alıverirsin olur biter. O zaman cinayeti başka bir sefil zenci işlemiş olur, olay kapanır. Zengin ve şımarık adamın babası bunu ne güzel anlatıyor:

Thomas birini öldürdü. Evet bu çok kötü bir şey. Ama ona ihtiyacım var. O, yüzde yüz Amerikalı. Ülkenin en seçkin ailelerinden birine mensup. Harvard’da eğitim yaptı, subay çıktı. Fabrikasında iki bin işçi çalışıyor. Öldüğü takdirde iki bin kişi işsiz kalır. O bir önder, komünizme, sendikacılığa ve Yahudilere karşı güçlü bir siper. Yaşamak onun görevidir. Senin görevin de onu yaşatmak. İşte bu kadar. Şimdi seçimini yap.

İşte Şehir Tiyatroları’nda muhafazakar sanat yapılmaya başlandığında, repertuvarı belli bir kesimin hassasiyetlerini savunmaktan başka görevi olmayan bürokratlar belirlediğinde, hiç kimse izleyicinin kafasında böylesine çarpık ilişkileri sorgulama fikrini oluşturamayacak. İşte o zaman, gelişen, kalkınan, demokratiklikte bir çığır açan ülkemizde hayat bayram olacak, hiçbir adaletsizlik, haksızlık, ahlaksız kalmayacak, adamlar karılarını 14 yerinden bıçaklamayacak, ufacık çocuklara toplu tecavüz etmeyecek, önüne geleni kazıklayıp köşe dönmece oynamayacak. Çünkü bunların hepsinin sebebi muhafazakar olmayı beceremeyen sanattı ve hamdolsun buna da bir çare artık bulundu.

Saygılı Yosma hakkında ayrıntılı bilgi
Şehir Tiyatroları’nda sanat nasıl ehlileştiriliyor?
Twitter: #sehirtiyatrolariyokedilemez