Skip to content

tay

Yalnızlığın bir günü daha bitiyor. Kış; hava soğuk, çoktan da kararmış. Çocuk cam kenarında, diğerlerininkilerden biraz daha geç gelen annesini bekliyor. Kadın koşturarak geliyor, çocuğu giydirip sarıp sarmalıyor, tutup elinden götürüyor. Sokaklarda koşturarak çocuğun en favori köşesine geliyorlar. Bir kitapçı var o köşede, vitrinde rengarenk cizgi romanlar, hepsinde aynı güzel logo. Kırmızı zemin üstüne şaha kalkmış beyaz taydan ibaret bir arma. Adeta hipnotize ediyor çocuğu, kilitlenip kalıyor vitrine, kitaplara, logoya. Okuma öğreneceği günleri bekliyor, içinde oradaki tüm kitaplara sahip olma isteği. Parmak uçlarıyla vitrine dokunuyor belli belirsiz, uçarcasına geçip giderlerken dükkanın önünden. İlerliyorlar, hava kurumu apartmanlarının köşesinden ana caddeye çıkıyorlar, körüklü man otobüse binip yola koyuluyorlar. Ertesi akşam, yalnızlığın bir günü daha bitene dek, tay sessizce bekliyor çocuğu aynı köşede. Reklamlar

Read More →

Karanlıktakiler (2009)

Birden popüler olan şeylere karşı insafsız bir önyargı geliştiriyorum. Çağan Irmak’ta da aynı şey oldu. Babam ve Oğlum’u görmeye gitmeyi ağırdan aldım ve film birden fenomene dönüştü. Her izleyen, filmin neresinde nasıl ağlamaya başladığını anlattı. Tüm izleyenlerde aynı etkiyi yaratan, yaşına, cinsine, toplumdaki yerine bakmadan istisnasız herkesin beğendiği film, bendeki bu popülarite önyargısını körükledi. Filmi izlemedim. Hatta önyargı, arada Ulak’ı yok saydırıp, Issız Adam’a kadar bulaştı. Onları da izlemedim. Issız Adam da, aynı çapta olmasa bile kitlesel bir beğeni patlaması yarattı. Önce “oldies but goldies” popülerliğini arkasına alarak ilgi uyandıran şarkılar konuşuldu, insanları sarmaladı, filmi beğenmeye zorladı. Sonra film, öncekinden daha küçük bir fenomene dönüşmeye başladı. H……’ın anlattığına göre, kimi sahneleri geri sarıp defalarca izleyerek salya sümük ağlayan gençler dahi varmış. Bunlara rağmen, daha fragmanını gördüğüm anda biliyordum Karanlıktakiler’i izleyeceğimi. Birkaç Kabuslar Evi bölümü dışında, Asmalı Konak dahil hiçbir işini izlemediğim Çağan Irmak’a buradan başlamak biraz acayip olacaktı. Ama her türlü önyargıma, sonucun ne olacağını aşağı yukarı tahmin etmeme, hatta bu tahminimi teyit edecek şeyler okumama rağmen filme gittim. Neden? Çünkü: Meral Çetinkaya ve Erdem Akakçe. Sonuç: Unutulmaz bir film değil. Annenin deliliğine fazlasıyla yaslanan, sırf bu yüzden Meral Çetinkaya’yı abartılı bir delilik içine hapseden bir film. Ben filmden, Gülseren’in deliliğine bir sebep biçip “yazık bunlara da” dedirtmenin ötesinde; Egemen’in hayatında ilk defa gerçekten egemen olduğu, kendisini hapseden, artık kendisine de bulaşmaya başlayan bu delilikten beklenmedik biçimde ve hatta “delice” yollarla kurtulduğu bir son beklerdim. Bu son, anne ile oğlun […]

Read More →

İstanbullu

“Nedense, arsa satar gibi deniz satmazlar. Yoksa Saadet’in küpelerini rehine kor, Yenikapı önlerinde üç arşınlık bir deniz alırdım. Süslerdim orasını: Bir sal, mantara bağlı rakı şişeleri, paraketa… Yosunlarda karides beslerdim. Sırf iş olsun diye, yârimi alır, gurbete çıkardım. Denizimizi özlerdik.” *İstanbullu, Metin Eloğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2009

Read More →

Hayal Tozu Gölgecisi

Başta korktum biraz. İlk iki öykü Yemni için çok mu sıradandı? Yoksa Yemni’den zevk alamayacak kadar düz biri olmaya mı başlamıştım artık? Her iki ihtimal de korkutucuydu ama bencilliğim birincisinin doğru olmasını istiyordu. Sonra Bekleme Odası geldi, Yemni Yemniliğine kavuştu, ben de hızla okuyabildiğim, kendimi kayıtsızca kaptırıp zamanı unutabildiğim, hayal tozu kaplı o özgün üslubu geri bulmanın keyfine kapıldım. Bekleme […]

Read More →

garip insanların garip hikayeleri – 3

Artık keder ve kavga eksik olmadı Smith’lerin hayatından. Bayan Smith kocasından nefret ediyordu, kocası da ondan. Asla affetmedi karısının hatasını: Bir mutfak aletiyle cinsel yakınlaşmasını. Robot Çocuk büyüyüp genç bir adam oldu sonunda Sık sık çöp kutusuyla karıştırılsa da. * İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü – Tim Burton – Altıkırkbeş – 2008 * Özgün şiirler: http://homepage.eircom.net/~sebulbac/burton/home.html

Read More →

Nehrin Solgun Yüzü'yle yeni bir oyun, yeni bir sahne

Gökkafes birçok itiraza rağmen sonunda açıldığında “mümkünse o binaya gitmeyeceğim” demiştim kendime. Çirkinliğiyle devasa bir kafes gibi çökmüştü şehrin üstüne. Böylesine berbat bir bina, yasaların hilafında inşa edilebiliyorsa, yıllardır bir ceset gibi çürüyen Park Otel inşaatı neden devam edemiyor? Doğru cevapları alabilmek için, soruyu tersten sormak lazım sanırım. Neyse, birkaç yıl önce, iş icabı mecburen girince o binaya, kendime verdiğim […]

Read More →

Son Baskan: Uzayda İntikam

Baskan Kurgu-Bilim Serisi’ni tutukuyla topladığım zamanlar herhalde 10 yıl geride kaldı. Uzun süre boyunca 25 kitaplık serinin 24 kitabına sahip olmakla yetinmek zorunda kaldım. Çünkü Kabalcı’nın ikinci katına, kitapların durumuna bakılırsa balyalar halinde getirilip yığılan, sonra da 25 veya 50 kuruşa (o zamanın koskoca beş yüz bin lirası) satılan kitaplar arasında, Ocak 1985 basımı bu kitap asla yer almadı. Aradan […]

Read More →

Çağdaş Tiyatroda Mitolojinin Gücü

Talimhane Tiyatrosu, meraklıları için değişik fırsatlar sunmaya devam ediyor. Ölüm Ayrıcalığı’ndan sonra, bu sahnede izlediğimiz ikinci yabancı oyun Actors Touring Company ve Young Vic ortak yapımı olan The Brothers Size oldu. Üç oyuncunun hiç ara vermeden, dans ederek, şarkı söyleyerek, tüm güçleriyle gümbür gümbür oynadıkları oyundaki performanslarından etkilenmemek güçtü. Dahası, bir de oyunun, metnin kendi güzelliğini var. Konu kısaca şu: Oshoosi hapisten çıkar ve abisi Ogun’un yanına yerleşir. Amacı, hapisteyken hayallerini kurduğu serbest hayatı yaşamak, eğlenmek, kız tavlamak, seyahat etmektir. Ama abisi Ogun buna engel olur. Oshoosi’nin, kendisi gibi belirli, düzenli, yerleşik bir hayat yaşamasını ister. Onu, kendi tamirhanesinde çalışmaya zorlar, sürekli istediği arabayı ona vermez. Yeniden belaya bulaşmaması için ona sürekli hapishaneyi hatırlatır ve uyarılarda bulunur. Abisinin bu sıkı tavrından sıkılan Oshoosi’ye, hapisten arkadaşı olan Elegba bir araba hediye eder. Oshoosi bir yandan tamirhanede çalışmaya devam ederken, diğer yandan da Elegba ile zaman geçirmeye başlar. Bir akşam Elegba arabaya uyuşturucu yerleştirir ve polisler bunu fark edince, Oshoosi’in tekrar hapse girmemek için kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Ogun, tüm çabalarına rağmen başını derde sokan kardeşini yine de kabullenir ve ona kaçması için bir araba verir. Oyun iki kardeşin dramatik ayrılığı ile sona erer. Aslında ilk anlatışta, pek de ilgi çekici, yenilikçi bir öyküsü yok oyunun. Ancak, oyunda her üç karakterin de Batı Afrika halklarından Yorubaların mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilmiş olmaları, oyunu asıl ilgi çekici kılan nokta. Bu üç adamın temsil ettiği tanrılar ve oyunda olup bitenlerle mitolojik hikayelerin kesişimi şöyle: Büyük kardeş […]

Read More →