Skip to content

Uç Timothy, uç!

1940’ların ortasında Ray Bradbury, öykülerini yayımlatmaya çalışan genç bir yazardı. Birçok dergiye yazdıklarını gönderiyordu. Bunlardan birinde editörlük yapmakta olan Truman Capote, 1947’de bir yazı yığını içerisinde Bradbury’nin Homecoming (Eve Dönüş) öyküsünü buldu ve yayımlamaya karar verdi. Bu öykü Bradbury’nin ilk başarısı olacaktı ve o senenin en iyi öykülerine verilen O. Henry Ödülü’nü kazanacaktı. (1) Eve Dönüş’te, henüz yirmi yedi yaşındaki […]

Read More →

Kadınlar bunaldığında alışverişe giderler mi hakikaten? Ben kitapçılara gidiyorum sıkıldığımda. Yine atlıyorum arabaya, geniş geniş suistimal ettiğim öğle arasında dev AVM’lerden birine gidiyorum. Belki dünyadaki en kötü organize edilmiş kitapçıya giriyorum. Birkaç albüm alıyorum önce, bu aralar aldıklarımı dinleme yüzdem oldukça düşük oysa. Birkaç da kitap seçiyorum, aldıklarımı okuma yüzdesinden bahsetmek bile gülünç. Biliyorum ki bunlar da yatağımın karşısındaki kütüphanede üst üste birikip bir yığın haline gelen, her sabah gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey olan ve her sabah kendime karşı mahcubiyetimi keskinleştiren kitaplar arasına katılacak. Ama alıyorum yine de, aslında satın aldığım onları okuma, okuduklarımdan bir şeyler çıkarsama, bunları kullanarak yeni şeyler kurgulama ihtimali, yani bir nevi morfin zonklayan benliğim için. Bu yüzden alıyorum yine de, almak, sahip olmak iyi geliyor. Bir koca torbayla çıkıyorum kitapçıdan, geri dönüyorum gündelik zindanıma, hiçbir şey değişmemiş oluyor.

Read More →

Çok kardiyoloji kongresi yaptım, inanın bana, çok içiyorsunuz, iyi değil diyor. Aile geçmişimde de var diyorum ve kahvemden bir yudum daha alıyorum. Üzerine gitmeseniz diyor. Aile geçmişimde şeker ve tansiyon da var demiyorum, önümdeki vişneli turtaya bakarak. Sıcak, tentelerin altında oturuyoruz, bir plaza dibinde. Karşıdaki avm/otel/residans/plaza inşaatından toz toprak esiyor rüzgarla. Gözlerimi kapatıyorum. Yüzümdeki ılık esinti, çocukluğumda, çıplak ayakla basamadığım, toprağı sürülü tarlalarda, halalar yanında geçen günleri getiriyor. Yazları kapanırdı kreşler, annem çalışırdı, ben bir ufak şehrin bir ufacık kasabasında kah teyze kah hala yanında yazları geçirirdim. Sonra evlendi hepsi, ben İstanbul yazlarında sokağın tozuna toprağına bulanmaya başladım ve dünya değişti. Açmıyorum gözlerimi, açmadıkça gözlerimi bu plaza dibinde değilim, uzaktayım, bir ağaç altında, bir çeşme başında, sıcak ama serin esintili bir yaz gününde suyun şırıltısını dinliyorum. Basit bir hayat istiyorum diyorum kendime, ama hakikaten istiyorsan yapsana diyen sesi duymazdan geliyorum. Sahneye dört tane paravan yerleştiririz diyor, o anlattıkça üzerlerinde tek tek iş ortaklarınızın binalarının görüntüleri ortaya çıkar. Açıyorum gözlerimi, bana onay bekleyen bakışlarla bakıyor. Tamam diyorum, öyle yapalım.

Read More →

Sizi gidi ahlaksızlaaaarrr…

Bundan tam altı sene önce, 22 Nisan günü eski Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyretmişim Sartre’ın Saygılı Yosma oyununu. Açılış oldukça “ahlaksızdı”: Yosma rolündeki Bennu Yıldırımlar, müşterisi zengin ve şımarık adamı canlandıran Burak Davutoğlu ile sahnede dakikalarca sevişti. En ön sırada, belli ki protokol kadrosundan oyunu izleyen başı örtülü bir kadın ve kocası, herkese duyurma çabasıyla “cıkcıkcıkcık” diyerekten söylenerek salonu daha oyunun beşinci dakikasında terk ettiler. Şimdi altı sene sonra oyunda neyin yanlış olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Bir kere, sanat dediğin muhafazakar olmalı. Milletin örf ve adetlerine uyumlu olmalı, kesinlikle ve kesinlikle ahlaka aykırı olmamalı! Bugün altı sene sonra yazılanlar, çizilenlere, dahası Şehir Tiyatrolarında yapılan yapısal değişikliklere bakınca, böyle bir sahnelemenin ahlaksız bulunacağı, oyunun ise belki hiçbir zaman repertuvara alınmayacağı açık. Oysa oyun tam da ahlak hakkında. Varlıklı, toplum lideri, üst tabakadan, okumuş bir adam, bir gün tutup değersiz, sefil bir zenciyi öldürürse, bunun için cezalandırılması gerekir mi? Cinayetin tek şahidinin ise  bir fahişe olduğunu düşünün. Adamın sözüne karşı fahişenin sözüne kim itibar eder? Ne de olsa bir fahişenin ahlaklı olması, doğruyu söylemesi mümkün müdür? Kaldı ki bunun da çözümü var zaten. Değil mi ki fahişedir, satılıktır demek, satın alıverirsin olur biter. O zaman cinayeti başka bir sefil zenci işlemiş olur, olay kapanır. Zengin ve şımarık adamın babası bunu ne güzel anlatıyor: Thomas birini öldürdü. Evet bu çok kötü bir şey. Ama ona ihtiyacım var. O, yüzde yüz Amerikalı. Ülkenin en seçkin ailelerinden birine mensup. Harvard’da eğitim yaptı, subay çıktı. Fabrikasında […]

Read More →

Robinson Crusoe’yu Sevmek

Bu kitapçıya ilk ne zaman girdim, girdiğimde ne hissettim, nelere baktım, kitap aldım mı hiç hatırlamıyorum. Ama yıllardır en favori kitapçım oldu. Tıpkı D&R’ı sevmemek için onlarca neden bulabileceğim gibi, Robinson’u sevmek için de onlarca neden bulabiliyorum kendime. İşte bunlardan biri: Bu kitapçıya öylesine amaçsızca girmişseniz bile, Ten Little Zombies gibi muhteşem bir küçük kitapla karşılaşabilirsiniz. Zombi koleksiyonu yapıyorsanız, gidin Robinson’a bir bakın, belki bir tane daha vardır… * Andy Rash – Ten Little Zombies A Love Story – Chronicle Books

Read More →

Kış Günlüğü

2002 Şubatı’nda, demek neredeyse on sene önce, Galatasaray’da yeni açılan Can Yayınları kitabevine soğuk ve yağmurlu bir akşamüstü, hava karardıktan sonra girdiğini hatırlıyorsun. İki katlı ama ufak bir yer, sadece Can Yayınları kitapları var. Açılmış olmasına seviniyorsun. Ondan üç sene önce, İstanbul’daki tüm kitapçılarda Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü aramış da bulamamıştın. Sonunda kalktın Hayriye Caddesi 2 numaraya gittin, kapıyı […]

Read More →