Youtube kapışması 5: tanrı istemezse

Müslüm Gürses vs. Sezen Aksu

 

Reklamlar

Bir kapı seçmek

sadik

On beş yıldan uzun süredir Sadık Yemni okuyorum. Çocukluk, gençlik dönemlerindeki yaşanmışlıklardan böylesine beslenebilen bir yazara gıpta ederek okuyorum yazdıklarını.  Öte Yer ve Muska‘dan beri bir Sarp Sapmaz var örneğin. Ağrıyan‘da artık ortayaşa merdiven dayadı. Bir de Sarp Sapmaz’ın yarıotobiyografik nafantastik versiyonu var. Durum 429‘un Sefer Morciva’sı…

Şimdi elimizde Sefer’in liseden sonra neler yaptığına dair bir kitap var: Alsancak Börekçisi. Sefer artık Amsterdam’da, entegre olmayı aklına bile getirmeyen bir göçmen topluluğu içinde, her zamanki gibi insanların içinde ama onları izleyecek kadar uzakta. Kitaptaki deyimle, “Robinson’un maddiyat adasındaki bir Cuma” olarak önündeki iki kapıdan birini seçme gerçeğiyle yüzleşmekte: Ya Samsa kapısından geçip ortalama bir konfor elde etmek karşılığında kişiliğinden belli oranda feragat edecek; ya da çok daha büyük getiriler için ruhunu toptan trampa edecek ve Faust kapısından geçecek. Umarız seçimini öğrenmek için bir beş yıl daha beklemeyiz.

Göçmenliğin ilk yıllarında Amsterdam’da kendi içine kapanık, belli bir hiyerarşisi ve raconu olan, ufak ya da büyük vurgunlar peşindeki Türk toplumu da Faust kapısı etrafında fink atmakta. Bu renkli kişilikler, bir Levent Kazak senaryosundan çekilecek Ezel Akay filmine kapağı atmayı bekler gibi…

Fotoğraf: https://twitter.com/rob389/status/412161202098155520/photo/1/large

Hatırlamak ve Yüzleşmek

Zaman ve mekan yok. Gerçek hayattaki olayların önemsiz arkaplanı üzerinde gidip gelen hayalgücü yeni desenler örüyor; hatıraların, deneyimlerin, saf buluşların, saçmalıkların ve doğaçlamaların bir harmanı.

Strindberg‘in 1901 tarihli Rüya Oyunu, kimilerine göre 1957 yapımı Bergman filmi Yaban Çilekleri için güzel bir girizgah olurdu. Beckett‘ın bir sene sonra yazılan oyunu Krapp’ın Son Bandı‘na ise cuk oturuyor. Birer yıl arayla iki huysuz ihtiyar yaratılıyor: Isak Borg ve Krapp. Her ikisi de sürreal deneyimlerde hayatlarının bir muhasebesini yapıyorlar.

isak borg krapp

Borg hakkında epey bilgimiz var. 50 yıldır doktorluk yapıyor, bu yüzden de ödül alacak. Ayrıca yardımının dokunduğu kişilerce seviliyor. Ancak özel yaşantısında durum pek parlak değil. Sevdiği kız, kardeşiyle evlenmiş. Yakınlarına karşı mesafeli ve soğuk tavrı, aile bağlarının kuvvetsiz olması, başarısız bir evlilik yaşamasına ve aldatılmasına yol açmış. Kendisi gibi duygusuz ve ailesi konusunda başarısız bir oğul yetiştirmiş. Bütün bunları yüzüne vuran gelini olmasa belki de kendisiyle yüzleşmeyecek. Ama Borg uzun bir yolculuğa çıkıyor, ilginç insanlarla karşılaşıyor ve bu sırada çeşitli rüyalar görerek geçmişiyle yüzleşiyor. Özellikle doktorluk bilgisi hakkındaki sınamada başarısız olduğu rüya, Borg’un çok başarılı kariyeri ile başarısız özel hayatını aslında içten içe karşılaştırmakta olduğunun göstergesi. Film bu hâliyle “gerçek bir yolculuk esnasında kendi iç yolculuğunu tamamlayarak daha iyi bir insan olma” klişesini başarıyla yaratıyor. O kadar ki, 1997 yapımı As Good As It Gets’in Melvin Udall’ında bile Isak Borg’u görmek mümkün.

Krapp ise karanlık bir odada, birçok ses bandı ve bir kayıt cihazıyla yalnız başına bir adam. Hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Otuz sene önce, 39 yaşındayken doldurduğu hatıra kayıtlarını, bir ileri bir geri sararak tekrar tekrar dinliyor. Zaman zaman çok eğleniyor, bazen sinirleniyor. Kimi zaman, kötü sonuçlar doğuran çeşitli hareketlerini hâlâ tekrar ettiğini görüyoruz. Her şeye rağmen Krapp hep aynı Krapp. Kendi hakkındaki algısı ve yargıları yıllar boyunca değişmiş olsa da, hep aynı hayatı, aynı karakteri, aynı yaşanmışlıkları tekrar tekrar yaşıyor. Bu tekrar yaşanmışlıkları da kaydetmek için yeni bir bant daha dolduruyor. Ve böylece, geçmişini geçmişte bıraktığını sanan ama sonsuz bir ileri-geri sarma eyleminde saplanıp kalan Krapp, bir gün içinde 76 yıllık bir ömürle yüzleşiveren Borg’a şöyle sesleniyor:

Belki en iyi yıllarım geride kaldı. Mutluluk şansının olduğu zamanlar. Ama o zamanları geri istemezdim. Hele şimdi içimdeki ateşle hiç. Hayır, onları geri istemezdim.

Leao semihundido

Goya Kara Resimler‘i evinin duvarlarına çizdiğinde neler yaşıyordu, neler hissediyordu, merak konusu. Oldukça ilerlemiş yaşı, sağırlığı, hastalıkları, bunalımları muhtemelen onu evinin yemek odasına korkunç resimler yapmaya itti. Bu resimler arasında en masum, en romantik olanı belki de bu zavallı köpek… Friedrich’i bile etkilemiş olması şaşırtıcı değil.

Gerçek hayatta bire bir karşılığını bulmuş olması da hiç şaşırtıcı değil. 2011’de Rio de Janiero’daki toprak kayması sonucu ölenlerden birinin köpeği olan Leao, iki gündür sahibinin mezarı başında beklerken, neredeyse iki asır önce bir evin duvarlarına resmedilen köpeği nasıl da yansılıyor. Sanat hayatı kopyalıyor. Hayat sanatı doğruluyor…

dog

* Köpek: Francisco Goya, duvar üstüne yağlıboya, 1819-1823

* Leao’nun fotoğrafı: Vanderlei Almeida / Getty Images, 2011