Köpekleşmiş Köpek

bauer8

* Metin: Köpekler İçin Gece Müziği – Faruk Duman – Can Yayınları, 2014

* İllüstrasyon: John Bauer

Reklamlar

Bir cumartesi, Karaköy’den Tepebaşı’na

Uzun zaman sonra bir cumartesi gününün uzunca bir kısmını dışarıda geçirdim. Günün özeti: “İstiklâl çok değişmiş!” Evet, dede oldum, ben bile bilemedim…

Orada çalıştığım zamanlardan bu yana Karaköy de çok değişmiş. Her yer kafe olmuş, sokaklar pul pul derisi dökülen bir hayvan gibi, kimi yerde dökülen derinin altından yepyeni bir deri çıkmış, hemen yanında eski deri katmanları aynen duruyor. Oldukça fancy görünen kafenin yanında hâlâ yılların erkek berberi var. Bunlar yavaş yavaş yok olacaklar, Karaköy de başka bir Karaköy olacak. Ben de “bir zamanlar ben burada çalışırken şurada Sur Kebap vardı, sokakta oturur kebap yerdik” diyeceğim sanki başka bir yüzyılın insanı gibi…

Neyse, işte dünün özeti:

20140413-115021.jpg
Naif’te güzel bir kahvaltı. Özellikle harika sucuklar eşliğinde. Sonra Karabatak’ta Julius Meinl kahveleri…
20140413-120051.jpg
Ece Ajandası’nın Karaköy’de ufak ve keyifli bir mağazası var. Bir sonraki defter: sayfalarının kenarı rengarenk, turuncu sırtlı bir Ece not defteri…
20140413-115518.jpg
Tünel’den yukarı… İlk durak Lale Plak. CD’ler, CD’ler… Biri İlhan Erşahin imzalı…
20140413-115533.jpg
Saki’nin romanı çevrilmiş. Görselliğin doruğunda bir mitoloji rehberi çıkmış. Bir de ufacık şiir kitabı, Enver Ercan’dan… Kitaplarını biriktir, hepsini Robinson Crusoe’dan al! Kitapçılar batmasın, kapanmasın, kafe mafe olmasın!
20140413-115556.jpg
İstiklâl’de yürürken hep etrafına bak, neler bulacağın belli olmaz. İşte Koç Üniversitesi araştırma merkezinde bir fotoğraf sergisi. Antakya mozaiklerinin bulunuş hikayesi. Kimisi toprağın sadece 10 – 15 santim altında bin yıldan fazla saklı kalmış…
20140413-115615.jpg
Orhan Veli 100 Yaşında sergisi Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde. Fotoğraflar, Yaprak Dergisi nüshaları, bankta oturan korkutucu bir Orhan Veli mankeni ile selfie imkanı… ve bir mücevher daha: Fethi Karakaş illüstrasyonu eşliğinde “küçüktüm küçücüktüm”…
tagore
Aslıhan Pasajı’nda ne bulacağın belli olmaz. İşte böyle bir Tagore’a rastlarsın, için neşe dolar. Naifliğin doruğundaki bu baskı 1969’dan kalma…
20140413-115630.jpg
Pera Müzesi’nde kuzeylilerin çağdaş cam eserleri. Camdan şehirler, elektrik süpürgeleri, dev böcekler, vs. vs. Sanat işte, ne yaparsın…
20140413-115642.jpg
En çok gördüğümüz ressam Picasso. Artık ne görsek şaşırtmaz. Böylesine düşük beklentiyle gezilen bu sergi aslında gayet iyi. Ailesine dair seri, mitoloji serisi, iki kadın serisi, yola çıkan süvari serisi… birkaç seramik… ufak ve güzel bir sergi…
20140413-115657.jpg
Böylesine keyifli bir güne, böylesine keyifli bir son yakışır değil mi? Pera Cafe’de cheesecake ve kahve…

Güvercin


Bir cumartesi sabahı kalkıyorsun. Hava kapalı, hafif yağmurlu. Mutfağa gidiyorsun, karşındaki pencerenin panjurunda bir güvercin. Sırtı sana dönük, başını soluna çevirmiş, ıslak sokağa bakıyor. Geri geri çıkıyorsun mutfaktan yavaşça. Gidip telefonunu alıyorsun. Mutfağa girip yavaşça yaklaşıyorsun kuşa, ürkütmeden. Birçok fotoğrafını çekiyorsun.

O fotoğraflardan birinde telefonundaki uygulamayla bazı değişiklikler yaptın sonra, filtreler uyguladın, vintage görünmesini sağladın ve kaydettin albümüne. Kafana estikçe açıp baktın o fotoğrafa, canın sıkıldıkça, güneşli günlerden bunaldıkça, bir yağmur özledikçe açıp baktın. Hatta bir ara duvar kağıdı olarak ayarladın cep telefonuna, her açtığında bunu gördün.

İlkokulun üçüncü sınıfında, okula erken vardığın bir günde, arkadaşlarının gelmesini beklerken camdan dışarıya baktığını, ufak bir yağmur birikintisini dakikalarca izlediğini, düşen damlaların oluşturduğu ufak baloncukları diğer damlaların nasıl yok ettiğini gördüğünde uçakların vurup batırdığı savaş gemilerini düşündüğünü hatırlıyorsun. Belki sen, ufaklığından beri kendini bu güvercin gibi hissettin, bir kenarda oturup yağan yağmurun eşliğinde dünyayı izleyen. Ama hayat uçmaya zorluyor seni, istesen de, istemesen de…

İncesaz… ama Deryasız… ama Dileksiz…

Sevdiğim müzik gruplarındaki ayrılıklar üzücü oluyor. Çocukça bir neşeyle söyledikleri şarkıları çocukça bir mutlulukla sevdiğim Emel Erdal ikilisinin ayrıldığını duyduğum günü hatırlıyorum. Sene 1989 imiş… Şişli sokaklarında eve doğru yürürken “nasıl yani şimdi ayrı ayrı mı şarkı söyleyecekler, çok saçma” diye düşünmüştüm.

Emel Erdal’ın bu mutlu günleri yaklaşık 4 yıl sürdü

Sonra, şimdi artık anılara karışan Emek Sineması‘nda Ekim 1997’de izlediğim Yeni Türkü‘yü de unutmam. Fuat Oburoğlu, Cengiz Onural ve Murat Buket yeni ayrılmıştı. Derya Köroğlu grubun yeni üyelerini tanıtmıştı tek tek, “işte yeni Yeni Türkü” demişti. Sonrası sanki başka bir Yeni Türkü, bir tür paralel gerçeklikteki Yeni Türkü. Zaten bugün hâlâ, o tarihten önceki Yeni Türkü dinleniyor, yenisinden de eskisinden de.

Ekim 1997'de Emek Sineması'ndaki Yeni Türkü konseri yeni bir başlangıçtı
Ekim 1997’de Emek Sineması’ndaki Yeni Türkü konseri yeni bir başlangıçtı

O ayrılığın belki tek güzel yanı, Cengiz Onural’ın, Derya Türkan ve Murat Aydemir’le 1996’da kurduğu İncesaz‘a odaklanması oldu. İlk albüm olan Eski Nisan‘da Murat Buket de vardı. Eylül Şarkıları‘nda Melihat Gülses sanırım grubun popülerliğine çok şey kattı. İstanbul’a Dair, Mazi Kalbimde, Kalbimdeki Deniz ve Yollar albümlerindeki solist Dilek Türkan ise grubun takipçileri için, kalıcı üyelerden biri olarak görülmeye başladı. Bugün bu albümlerde olsun olmasın, birçok İncesaz şarkısının kulaktaki tınısı, Dilek Türkan’ın huzur veren pürüzsüz sesiyle ayrılmaz biçimde birleşmiş durumda.

İncesaz Geçmiş Günler'i Ocak 2014'te çıkardı. İlk defa Derya Türkan'sız...
İncesaz Geçmiş Günler’i Ocak 2014’te çıkardı. İlk defa Derya Türkan’sız…

Ama 2013 gruba ayrılık getirdi. Dilek Türkan ayrılırken, Derya Türkan da ara vermiş. Onların yokluğunda, 2014 başında Geçsin Günler geldi. Yine çok güzel ve pürüzsüz bir ses olan Ezgi Köker ile… Geçsin Günler‘de grup, Murat Aydemir bestesi Laterna‘yla Eski Nisan tadı verirken, Baba Evi’nden kalma Sevdayla Hesaplaşılmaz‘la ilk günlerine selam gönderiyor. Erol Sayan ve Refik Fersan besteleriyle, ustaları hatırlatmaya devam ediyor. Rüzgar Uyumuş yorumu özellikle çok iyi. Ayrıca Cengiz Onural’ın bestelediği Oyun ve düzenlediği Üsküdar’a Gider İken‘de Rezonans Acapella Korosu’yla birlikte yeni denemeler de var. Sonuçta yine oldukça güzel bir albüm olmuş. Ama Derya yok, Dilek yok. Bu albüm karşısında hislerim, anne babası ayrılmış bir çocuğunkiler gibi… Yine de grubun resmî sitesindeki intro umut vadediyor. Üstelik albümde yer alan Derya şarkısı, “çal kapımı unuttum eski kırgınlıkları” derken bir çağrı sanki…

Ümitvar bir tablo...
Ümitvar bir tablo…


– Emel Erdal görseli promosyonel bir fotoğraf olup telif hakları muhtemelen üreticisine ya da ikilinin o dönemki prodüktörüne aittir.
– Yeni Türkü konser bileti görseli blog yazarına ait olup, telif hakkı gerektirecek özgünlükte olmayan bir tasarımın reprodüksiyonudur.
– Geçsin Günler albüm kapağının telif hakkı saklıdır ve tasarımcısına ve/veya Kalan Müzik’e aittir.
– İncesaz görselinin telif hakkı saklıdır ve tasarımcısına ve/veya gruba aittir.

Gergedan’a gelesin İhsan Oktay Anar!

Belki çağdışı ama mahalle kitapçısına sipariş verip sonra gidip alanlar hâlâ var aramızda. Bunu yapanlar, çocukken kütüphanedeki tüm kitapları gazete kağıdına sarıp, sonra yine gazeteden kesilmiş gerçek boyutlardaki kağıt paralar karşılığında ev ahalisine satmış kişiler olabilir. Bunu yapanlar, büyüyüp bir yerlerde maaşlı işe girip sonra da günün birinde kitapçı açmayı hayal etmeyi sürdürenler de olabilir. Hatta bu büyüyememiş çocuklar, hiç kurtulamayacakları memur çocuğu zihniyeti yüzünden hiç açamayacakları kitapçının hayalini şimdilik, şehrin kendi yağında kavrulan tek tük ufak tefek kitapçısında parlatmakla yetiniyor da olabilir. Mesela İstanbul’un bir yakasında Robinson Crusoe‘da, diğerinde ise Gergedan‘da…

İşte bu hayalperest çocuklar, geçen yaz Robinson Crusoe’nun imdat çığlıklarıyla sarsıldılar. Zaten bilmekte ve reddetmekte oldukları bir gerçeği görmek, hatta ileride bunun sonuçlarına katlanmaya kendilerini hazırlamak zorunda kaldılar. İşte bu çağgerisi hayalcilerden biri olan ho?ni! de geçen yazdan beri online kitap alışverişini, çok kötü bir altyapısı olmasına rağmen Robinson Crusoe’dan yapıyor. Bağdat Caddesi ve etrafındaki kentsel talanışım yüzünden yok oluvereceğinden korktuğu Gergedan’a sıkça uğruyor ve kitap sipariş ediyor.

Gergedan ve Robinson
Gergedan ve Robinson

Bugün de amacım Cadde’de biraz yürümek ve İhsan Oktay Anar‘ın bugün çıkan Galîz Kahraman‘ını edinmekti. Remzi tarafına yürümedim (ki pek sevdiğim bir zincirdir, özellikle Rumeli mağazasının yeri ayrıdır), Nezih‘ten sadece kırtasiye alışverişimi yaptım (ki onları da severim ama yukarıdaki sebeplerden önceliğim değil), D&R‘ı ise pas geçtim (ki bir kitapçı olarak pek hazzetmem, birçok sebepten sadece biri burada). Gergedan’a geldim, önceden sipariş edilmiş kitapları aldım ve Galîz Kahraman’ı sordum. Cevap:

Bize yarın gelecekmiş…

Peki ben de yarın gelirim. Ama kitapçılarla ilgili hayallerime şunu eklemeden de geçemem: İletişim gibi, Metis gibi, eskisini de dönüşmüş kurumsal kimliğini de beğendiğim Can gibi yayıncılar, gün gelecek ünlü yazarlarının çok beklenen kitaplarını, ayakta kalmaya çalışan ufak kitapçılara zincirlerden birkaç gün önce gönderecekler. Günümüz ekonomik şartlarında olmayacak şey. Ama ya tutarsa…

*Robinson Crusoe fotoğrafı blog yazarına ait olup şurada belirtilen telif durumuna ve kullanım şartlarına dahildir. Gergedan fotoğrafı ise blog yazarına ait olmakla birlikte Dürer’e ait bir gravürün reprodüksiyonu olması bakımından kamu malıdır.

Özetin özeti: fena sıçtık!

Stephen Emmott‘un Penguin’den çıkan kitabı 10 Billion raflarda farkedilmeyecek gibi değil. Cırtlak bir turuncu kapakta büyük puntolarla kitabın adı ve daha küçük harflerle yazarın adı var sadece. Bir tür acil durum uyarısı gibi… Dikkat çekmek için tasarlanmış. İç tasarımı da farklı. Normalden büyük fontlar, kolay okunur bir yazı tipi ve geniş satır araları kullanılmış. Sayfalar çoğunlukla yarı yarıya boş. Kimisinde sadece birkaç, hatta tek satır yazı var. Aralara çarpıcı  resimler ve grafikler eklenmiş. Ana mesajlar kitap boyunca basit cümlelerle birkaç defa yinelenmiş.

10 Billion

Yazar, insanların mevcut yaşam tarzı sebebiyle, daha önce görülmemiş ve neredeyse geri dönülmez hâle gelmiş bir felaketle, küresel iklim değişikliğiyle karşı karşıya olduğumuzu savunuyor. Buna dikkat çekmek ve aynı zamanda, anlamamak için direndiğimiz vahim durumu herkese anlatabilmek için bu basit dilli ve basit tasarımlı kitabı hazırlamış. Bir nevi “Climate change for dummies”…

Farkında olmadığımız ve umursamadığımız bu felaketin sebepleri, sonuçları ve çözüm yolları, en fazla 2 saatte okunan bu kitapta özetlenmiş. İşte özetin özeti:

  1. 1800 yılında bir milyar kişiydik, 1960’ta ise üç. Şu anda yedi milyardan fazlayız. 2050’de dokuz, yüzyıl bitmeden on milyar olacağız.
  2. Yiyecek ihtiyacımız, çoğalma hızımızdan daha hızlı artıyor. Şu anda dünya topraklarının %40’ını tarım için kullanıyoruz (hayvan yetiştirmek için üretilen soya dahil). Geri kalan %60’ta tarım arazisine dönüştürülebilecek tek yer, kalan ormanlar.
  3. Su ihtiyacımız, çoğalma hızımızdan ve aynı zamanda tatlı su kaynaklarının yenilenme hızından daha hızlı artıyor. Sadece içme suyu değil, üretim için de ciddi miktarda temiz su tüketiyoruz. En gerzekçe örnek: Bir litrelik plastik su şişesini üretmek için 4 litre temiz suyu harcıyoruz.
  4. Enerji ihtiyacımız, çoğalma hızımızdan daha hızlı artıyor. Özellikle hammaddelerin ve son ürünlerin dünya üzerinde ülkeler arasında sürekli dolaştırılması sebebiyle.
  5. Temiz enerjiler ya verimli değil, ya da kurgulamak için kirli enerjiye ihtiyaç var (örn. güneş paneli üretiminde ortaya çıkan sera gazları). Daha önemlisi, hâlâ trilyonlarca dolar değerinde fosil yakıt çıkarılmayı bekliyor ve hiç kimse bu serveti yeraltında bırakmaya yanaşmıyor.
  6. Sonuç: küresel ısınma, kirlenen su kaynakları, yok olan ormanlar, eriyen buzullar… Yani geri dönüşsüz iklim değişikliği.
  7. Bu durumun yakın gelecekte çok büyük sosyopolitik etkileri olacak. Gıda kıtlığından kaçan ya da yükselen sular sebebiyle yok olan kıyı ülkelerinden gelen “iklim göçmenleri” karnı tok sırtı pek batı ülkelerinin kapısını çalacak.
  8. Sosyopolitik etkilerin ilk örneği yaşandı bile: 2010’da yaşanan sıcak hava dalgası ve kıtlık => Rusya’nın tahıl ihracını durdurması => Asya ve Afrika’da yiyecek fiyatlarında artış => bu ülkelerde karmaşa => “Arap Baharı”
  9. Çözüm: Hiç zaman kaybetmeden başlatılması gereken davranışsal değişim. Yani: daha az üremek ve daha az tüketmek.

Yapılabilecek mi? Hiç mümkün gözükmüyor…

* Stephen Emmott, 10 Billion, Penguin, 2013 (Kitap kapağının ve kullanılan içeriğin telif hakkı yazarda, yayıncıda ve/veya tasarımcıda olup burada tanıtım amaçlı kullanılmıştır.)

O Koku – Sunullah İbrahim

O Koku
O Koku – Jaguar Kitap 2013 baskısı

“Bu ırk ve bu ülke ve bu hayat beni ortaya çıkarttı,” dedi. “Olduğum gibi dile getireceğim kendimi.” *

Sunullah İbrahim‘in O Koku** romanı James Joyce’tan yapılan bu alıntıyla başlıyor. Yazar, romanı okuyacakları, burada görecekleri şeylerden dolayı şaşırmamaları  konusunda uyarıyor bir bakıma. Ama kritik soru şu: Yazarı ortaya çıkaran “bu ırk ve bu ülke”, acaba onun olduğu gibi konuşmasına hazır mı? Maalesef hayır… O yüzden roman ilk yayımlandığı 1966’da toplatıldıktan sonra, 1986’ya kadar tam metniyle basılamamış.

Romana 2014’ten bakıldığında üslubu, Türkiye’den bakıldığında ise konusu sıradan gözükebilir. 1960’ların Mısır’ı için ise durum farklı. Yazarın önsözde belirttiğine göre başkaldırı o dönemin yakıtı, deney ise sloganıydı. Hemingway hapishanelere gizlice sokuluyor, belli fikir çevrelerince ülkede Beckett, Ionesco, Dürrenmatt “pompalanıyordu”. Böyle bir ortamda Sunullah İbrahim de iki şeye karşı çıkıyordu:

  1. Gerçek hayatta boktan şeyler olup biterken edebiyatın yarattığı dünyaların güllük gülistanlık olması
  2. Geleneksel Arap belagatinin süslü ve şaşaalı üslubu

O yüzden, Arapça’nın çok az kişinin bütünüyle hakim olabildiği karmaşık dilbilgisi kurallarına boşverdi. Telgraf stilinde, ben anlatıcının sayıklamaları ve geçmişi hatırlamaları şeklinde bir metin kurguladı. Kendi de senelerce hapiste kalmış biri olarak, içeriden yeni çıkmış bir adamın topluma geri uyum zorunluluğu karşısındaki bocalamalarını, eve her gün imzaya gelen inzibatları, işkencede ölen arkadaşları, aileye karşı yabancılaşmayı ve hatta onlar tarafından reddedilişi anlattı. Dahası mastürbasyon sonrası yerde bırakılan spermden, eve getirilen fahişe ile birlikte olamamaktan bahsetti. Böylece ortaya Arap edebiyatının modern renklere sahip ilk metinlerinden biri çıktı… ve hemen toplatıldı.

“O ırk ve o ülke” artık kendi yarattığı yazarların oldukları gibi konuşmasına alışmaya başladığında 2000’ler gelmişti. Sunullah İbrahim’e Kültür Bakanlığı edebiyat ödülü vermek istedi. Ama o kabul etmedi çünkü çok geçti.

* James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları
** Sunullah İbrahim, O Koku, çev. Rahmi Er, Jaguar Kitap, 2013 (Kitap kapağının telif hakkı yayıncıda ve/veya tasarımcıda olup burada tanıtım amaçlı kullanılmıştır.)