Güneşin Sofrası Mahmut Muhtar Paşa Konağı’nda kuruldu

Kadıköy Lisesi’nin bahçesindeki Mahmut Muhtar Paşa Konağı’ndan hiç haberim yoktu. Mermer Konak olarak da bilinen bu güzel ama artık metruk yapıyı hiç duymadığım gibi, yıllarca otopark olarak kulanılan bahçesine birkaç defa park etmek dışında lisenin de nasıl bir yer olduğunu bilmiyordum.

Birkaç hafta önce Genco Erkal’ın bu lisenin ve eski konağın bahçesini açıkhava tiyatrosu hâline getirdiğini ve Güneşin Sofrasında adındaki yeni oyununu oynayacağını okumaya başladık. İkinci oyuna biletleri aldık (ilk gösterim maalesef can sıkıcı olabiliyor, eş dost bilen bilmeyen davetlinin hücumu altında). Dün akşam o güzelim binanın bahçesinde, birkaç basamaklı seyirci platfomunda yerimizi aldık ve oyunu izledik.

dostlar_gunesin_sofrasi
Genco Erkal, bir süredir sahnelenen Ben Bertolt Brech ve Yaşamaya Dair oyunlarından yaptığı yeni kolajda Tülay Günal le birlikte oynuyor.
Genco Erkal, bir süredir Tülay Günal ile birlikte oynamakta oldukları Ben Bertolt Brecht ve Yaşamaya Dair oyunlarından bir kolaj yapmış. Nâzım Hikmet – Brecht – Nâzım Hikmet akışındaki oyun yaklaşık bir buçuk saat sürüyor, ortadaki Brecht kısmı 30 dakika kadar. Bence özellikle Yaşamaya Dair’in daha uzun süre kapalı gişe seyircisi hazırdır. O yüzden bu kolaj bana biraz eğreti geldi. Ama sahnelerimizin en usta oyuncusunun, Nâzım Hikmet’in ve Brecht’in yazdıklarını oynaması değil de adeta yaşamasını seyretmek, bununla birlikte şarkılarda Tülay Günal’ın çok iyi performansını dinlemek doyulmaz bir seyir keyfi veriyor.

Gerek Brecht’in oyunları gerekse Nâzım Hikmet’in şiirleri çok ciddi ve sert antikapitalist – antimilitarist metinler. Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu’nda yarım asırdır bu çizgiyi inatla sürdürmesi, tiyatronun neden yersiz yurtsuz bırakıldığı, özellikle son yıllarda bir göçebe tiyatroya dönüşmek zorunda kaldığını açık biçimde gösteriyor. Önce Beyoğlu Belediyesi, topluluğun yıllarca kullandığı Muammer Karaca Tiyatrosu’nu sebep bile göstermeden kapattı. O günden sonra Dostlar Tiyatrosu kadrolu oyunlar yapamadı, Erkal’ın 50 yıldır oynadığı Bir Delinin Hatıra Defteri ya da Tülay Günal ile oynadıkları Brecht ve Nâzım Hikmet oyunlarıyla sürekli turnedeydiler. Erkal 2013’te, miras yoluyla bir kısmına sahip olduğu tarihî Çorlulu Ali Paşa Hanı’nın bahçesini açıkhava tiyatrosu olarak düzenledi. Ama başta kardeşi olmak üzere handaki diğer hak sahipleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar, üzerine tiyatronun yağmalanarak yok edilmesi bu serüvenin uzun sürmemesine sebep oldu.

dostlar_tiyatrosu_Mahmut_Pasa_Konagi
Genco Erkal’ın Ali Paşa Hanı’ndan sonra ikinci açıkhava tiyatrosu denemesi Mahmut Muhtar Paşa Konağı bahçesinde…
Şimdi Mahmut Muhtar Paşa Konağı’ndaki yeni serüvenin çok daha uzun soluklu olmasını dilemekten ve dahası bilet alıp gidip izleyerek buna destek olmaktan başka yapacak bir şey yok. Genco Erkal, maalesef küresel toplumun büyük çoğunluğu tarafından artık pek bilinmeyen, bilinse de desteklenmeyen, zaten pek de yüksek sesle savunulmayan bir hayat görüşünü, yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir binada inatla savunmaya, bu sayede ayakta tutmaya çalışmaya devam ediyor. Tıpkı bu antimilitarist – antikapitalist metinleri, Bush-Clinton-Bush-Obama döngüsünün son halkası olmaya aday kökten militarist ve kapitalist Trump’ın adını taşıyan AVM’de sahnelemek gibi inatçı bir tutum. Gerçi bu belki de, devasa bir kalenin zindanlarından birine bir el bombası bırakmak gibi sonuçsuz bir çaba. Ama olsun, Erkal da körfez sermayeli şirketlerin reklam sesi olmayı veya bayi toplantılarında içine yönetim danışmanlığı esintileri serpiştirilmiş gösteriler yapmayı tercih edebilirdi. Sırf dünya görüşüne olan bu sadakati bile Erkal’ı farklı bir yere koyuyor. Tıpkı Ferhan Şensoy gibi, Genco Erkal için de “peki bunu kim sürdürecek” diye korkmadan da edemiyor insan…

 

* Oyun afişi ve Genco Erkal / Tülay Günal fotoğrafı Dostlar Tiyatrosu’nun web sitesinden (http://www.dostlartiyatrosu.com) alınmış olup telif hakları topluluğa ve/veya görsellerin yaratıcısına aittir. Burada tanıtım amaçlı olarak kullanılmıştır.

Reklamlar

Zeki Alasya’yla birlikte Güneş Çocuklar da öldü

Neil Simon’ın The Sunshine Boys – Güneş Çocuklar oyununu ilk defa 2003-2004 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izlemişim, başrollerde Alp Öyken ve Emin Olcay ile. Çok keyifliydi. Oyunda yıllarca birlikte çalışmış, bir ikili olarak var olmuş, ancak 40 yılın ardından ayrılıp 11 yıl görüşmemiş iki komedyen var. Yıllar sonra, biri gururunu kırar, diğerini ziyarete gider, onu bir televizyon programı için son defa bir araya gelmeye ikna etmeye çalışır. Oyunu izlediğimden beri ne zaman aklıma gelse, Zeki-Metin’i düşünürüm.

Üzülmüştüm ayrıldıklarında. Her ne kadar Metin Akpınar hiç ayrılmadıklarını söylese de, ayrılmışlardı işte, yirmili yaşlarından beri beraber çalışan, birlikte anılan ve sevilen iki arkadaş artık birlikte değildi. Köyden İndim Şehire’deki saftirik kardeşler, Petrol Kralları’nda köşeyi dönen fakir ama dürüst arkadaşlar da ayrılmıştı. Ufacıkken kasetlerini defalarca dinleyip repliklerini ezberlediğim Devekuşu Kabare sanki böylece tamamen dağılmıştı. İşte tam böyle bir dönemde, Zeki ve Metin yıllar sonra tiyatro sahnesinde yeniden bir araya gelsinler de Güneş Çocuklar’ı oynasınlar isterdim.

Londra'da Güneş Çocuklar'ı Danny de Vito ve Richard Griffiths'te izledikten sonra, Zeki-Metin'li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.
Londra’da Güneş Çocuklar’ı Danny de Vito ve Richard Griffiths’te izledikten sonra, Zeki-Metin’li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.

İlk izlediğimden dokuz sene sonra oyunu Londra’da, Danny de Vito ve Richard Griffiths’ten izledim. Muhteşemdi. İki harika oyuncunun, böyle iyi yazılmış bir metni nasıl güzel oynadığını gördüğümde, Zeki-Metin’de oyunun nasıl da parlayacağını düşünmüştüm. Keşke bir fırsat olsaydı, birilerinin aklına gelseydi, birisi ahde vefa edip kârına zararına bakmadan prodüksiyonu gerçekleştirseydi. Keşke yıllar sonra Zeki-Metin sadece bir reklam için bir araya gelmeseydi.

Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.

Bugün çok yetenekli bir komedyen öldü. Her gerçek komedyenin olduğu gibi, çok yetenekli bir oyuncu öldü. Keşke ülkemizde tiyatro ve sinema yeterince derinlikli olabilseydi de, Şener Şen gibi Zeki Alasya’yı da çok daha fazla, çok daha çeşitli rollerde izleyebilseydik. Bütün o oynanmamış roller öldü. Bugün Zeki Alasya ile birlikte, Güneş Çocuklar hayalim de öldü.

The Sunshine Boys posteri, oyunun Londra’daki Savoy Theatre’daki 2012 prodüksiyonu için hazırlanmış olup telif hakları tasarımcısına ve/veya oyunun yapımcısına aittir. Zeki Alasya – Metin Akpınar görseli Filli Boya-Capatect ürünü için hazırlanmış reklam filminden alınmış olup telif hakları muhtemelen söz konusu firmaya aittir. Her iki görsel, bilgilendirme amaçlı olarak kullanılmıştır.

Hatırlamak ve Yüzleşmek

Zaman ve mekan yok. Gerçek hayattaki olayların önemsiz arkaplanı üzerinde gidip gelen hayalgücü yeni desenler örüyor; hatıraların, deneyimlerin, saf buluşların, saçmalıkların ve doğaçlamaların bir harmanı.

Strindberg‘in 1901 tarihli Rüya Oyunu, kimilerine göre 1957 yapımı Bergman filmi Yaban Çilekleri için güzel bir girizgah olurdu. Beckett‘ın bir sene sonra yazılan oyunu Krapp’ın Son Bandı‘na ise cuk oturuyor. Birer yıl arayla iki huysuz ihtiyar yaratılıyor: Isak Borg ve Krapp. Her ikisi de sürreal deneyimlerde hayatlarının bir muhasebesini yapıyorlar.

isak borg krapp

Borg hakkında epey bilgimiz var. 50 yıldır doktorluk yapıyor, bu yüzden de ödül alacak. Ayrıca yardımının dokunduğu kişilerce seviliyor. Ancak özel yaşantısında durum pek parlak değil. Sevdiği kız, kardeşiyle evlenmiş. Yakınlarına karşı mesafeli ve soğuk tavrı, aile bağlarının kuvvetsiz olması, başarısız bir evlilik yaşamasına ve aldatılmasına yol açmış. Kendisi gibi duygusuz ve ailesi konusunda başarısız bir oğul yetiştirmiş. Bütün bunları yüzüne vuran gelini olmasa belki de kendisiyle yüzleşmeyecek. Ama Borg uzun bir yolculuğa çıkıyor, ilginç insanlarla karşılaşıyor ve bu sırada çeşitli rüyalar görerek geçmişiyle yüzleşiyor. Özellikle doktorluk bilgisi hakkındaki sınamada başarısız olduğu rüya, Borg’un çok başarılı kariyeri ile başarısız özel hayatını aslında içten içe karşılaştırmakta olduğunun göstergesi. Film bu hâliyle “gerçek bir yolculuk esnasında kendi iç yolculuğunu tamamlayarak daha iyi bir insan olma” klişesini başarıyla yaratıyor. O kadar ki, 1997 yapımı As Good As It Gets’in Melvin Udall’ında bile Isak Borg’u görmek mümkün.

Krapp ise karanlık bir odada, birçok ses bandı ve bir kayıt cihazıyla yalnız başına bir adam. Hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Otuz sene önce, 39 yaşındayken doldurduğu hatıra kayıtlarını, bir ileri bir geri sararak tekrar tekrar dinliyor. Zaman zaman çok eğleniyor, bazen sinirleniyor. Kimi zaman, kötü sonuçlar doğuran çeşitli hareketlerini hâlâ tekrar ettiğini görüyoruz. Her şeye rağmen Krapp hep aynı Krapp. Kendi hakkındaki algısı ve yargıları yıllar boyunca değişmiş olsa da, hep aynı hayatı, aynı karakteri, aynı yaşanmışlıkları tekrar tekrar yaşıyor. Bu tekrar yaşanmışlıkları da kaydetmek için yeni bir bant daha dolduruyor. Ve böylece, geçmişini geçmişte bıraktığını sanan ama sonsuz bir ileri-geri sarma eyleminde saplanıp kalan Krapp, bir gün içinde 76 yıllık bir ömürle yüzleşiveren Borg’a şöyle sesleniyor:

Belki en iyi yıllarım geride kaldı. Mutluluk şansının olduğu zamanlar. Ama o zamanları geri istemezdim. Hele şimdi içimdeki ateşle hiç. Hayır, onları geri istemezdim.

Sizi gidi ahlaksızlaaaarrr…

Bundan tam altı sene önce, 22 Nisan günü eski Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyretmişim Sartre’ın Saygılı Yosma oyununu. Açılış oldukça “ahlaksızdı”: Yosma rolündeki Bennu Yıldırımlar, müşterisi zengin ve şımarık adamı canlandıran Burak Davutoğlu ile sahnede dakikalarca sevişti. En ön sırada, belli ki protokol kadrosundan oyunu izleyen başı örtülü bir kadın ve kocası, herkese duyurma çabasıyla “cıkcıkcıkcık” diyerekten söylenerek salonu daha oyunun beşinci dakikasında terk ettiler.

Şimdi altı sene sonra oyunda neyin yanlış olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Bir kere, sanat dediğin muhafazakar olmalı. Milletin örf ve adetlerine uyumlu olmalı, kesinlikle ve kesinlikle ahlaka aykırı olmamalı! Bugün altı sene sonra yazılanlar, çizilenlere, dahası Şehir Tiyatrolarında yapılan yapısal değişikliklere bakınca, böyle bir sahnelemenin ahlaksız bulunacağı, oyunun ise belki hiçbir zaman repertuvara alınmayacağı açık. Oysa oyun tam da ahlak hakkında.

Varlıklı, toplum lideri, üst tabakadan, okumuş bir adam, bir gün tutup değersiz, sefil bir zenciyi öldürürse, bunun için cezalandırılması gerekir mi? Cinayetin tek şahidinin ise  bir fahişe olduğunu düşünün. Adamın sözüne karşı fahişenin sözüne kim itibar eder? Ne de olsa bir fahişenin ahlaklı olması, doğruyu söylemesi mümkün müdür? Kaldı ki bunun da çözümü var zaten. Değil mi ki fahişedir, satılıktır demek, satın alıverirsin olur biter. O zaman cinayeti başka bir sefil zenci işlemiş olur, olay kapanır. Zengin ve şımarık adamın babası bunu ne güzel anlatıyor:

Thomas birini öldürdü. Evet bu çok kötü bir şey. Ama ona ihtiyacım var. O, yüzde yüz Amerikalı. Ülkenin en seçkin ailelerinden birine mensup. Harvard’da eğitim yaptı, subay çıktı. Fabrikasında iki bin işçi çalışıyor. Öldüğü takdirde iki bin kişi işsiz kalır. O bir önder, komünizme, sendikacılığa ve Yahudilere karşı güçlü bir siper. Yaşamak onun görevidir. Senin görevin de onu yaşatmak. İşte bu kadar. Şimdi seçimini yap.

İşte Şehir Tiyatroları’nda muhafazakar sanat yapılmaya başlandığında, repertuvarı belli bir kesimin hassasiyetlerini savunmaktan başka görevi olmayan bürokratlar belirlediğinde, hiç kimse izleyicinin kafasında böylesine çarpık ilişkileri sorgulama fikrini oluşturamayacak. İşte o zaman, gelişen, kalkınan, demokratiklikte bir çığır açan ülkemizde hayat bayram olacak, hiçbir adaletsizlik, haksızlık, ahlaksız kalmayacak, adamlar karılarını 14 yerinden bıçaklamayacak, ufacık çocuklara toplu tecavüz etmeyecek, önüne geleni kazıklayıp köşe dönmece oynamayacak. Çünkü bunların hepsinin sebebi muhafazakar olmayı beceremeyen sanattı ve hamdolsun buna da bir çare artık bulundu.

Saygılı Yosma hakkında ayrıntılı bilgi
Şehir Tiyatroları’nda sanat nasıl ehlileştiriliyor?
Twitter: #sehirtiyatrolariyokedilemez

Nehrin Solgun Yüzü'yle yeni bir oyun, yeni bir sahne

nehrin_solgun_yuzu_afis1Gökkafes birçok itiraza rağmen sonunda açıldığında “mümkünse o binaya gitmeyeceğim” demiştim kendime. Çirkinliğiyle devasa bir kafes gibi çökmüştü şehrin üstüne. Böylesine berbat bir bina, yasaların hilafında inşa edilebiliyorsa, yıllardır bir ceset gibi çürüyen Park Otel inşaatı neden devam edemiyor? Doğru cevapları alabilmek için, soruyu tersten sormak lazım sanırım.

Neyse, birkaç yıl önce, iş icabı mecburen girince o binaya, kendime verdiğim bir sözü daha çiğnemiş oldum. Tiyatro izlemek için yerin dibindeki bodrum katlarına bile inmiş biri olarak, o melun binaya tekrar gitmek çok da koymadı bana. Böylece, yeni açılan Tiyatro Maan Performans Sahnesi’ni, Türkiye’de bir oyunu ilk defa oynanan Nick Stafford’un Türkçe’ye romantik çağrışımlı Nehrin Solgun Yüzü adıyla çevrilen Katherine Desouza oyunu için görmüş oldum.

Oyunun, Türkçe olmayan kelimeleri acımasızca yasaklayan çevirmeni kızabilir belki ama, oyunu tanımlamak için en uygun söz “suspense” (Türkçe’de o karşılığı tam olarak veren kelime bilmiyorum). Sonunda bir şeyler çözülmüş gibi oluyor ama yine de birkaç alternatif doğru olabilir. Konu kısaca şöyle: Boş zamanlarında, aklını kaçıran kocasını tımarhanede ziyaret eden Fay, doğduğu ufak kentte bir zamanlar ufak bir aşk yaşadığı Kevin ile yeniden iletişime geçer ve onunla yazışmaya, ardından onu hapishanede ziyarete başlar. Kevin, birçok kadını tecavüzün ardından boğarak öldüren Vaftizci Yahya lakaplı seri katil olduğu iddiasıyla tutukludur; ancak ısrarla suçsuzluğunu savunur. Bu sırada ortaya çıkan David ise, daha önce intihara da kalkışmış olan ve iki yıldır kendisinden haber alınamayan kızı Katherine Desouza’nın da Vaftizci Yahya tarafından öldürüldüğünü düşünmekte; kızının akıbetini tam olarak öğrenebilmek için Fay’den yardım istemektedir. Kevin ise, aleyhine tanıklık ederek hapse girmesine sebep olan bir arkadaşının asıl seri katil olduğunu iddia eder ve David’e bire bir uyan bir eşgal verir. Bu çerçevede, oyunda birkaç soru sürekli havada kalıyor:

  • Katherine öldürüldü mü? Yoksa ailesini terk edip kayıplara mı karıştı? Ya da cesedinin bulunamayacağı şekilde intihar mı etti?
  • David, Katherine’in babası mı, yoksa Vaftizci Yahya mı?
  • Kevin gerçekten katil mi?
  • Fay yalnızlığından kurtulmak için geçmişindeki ufacık bir sevgi kırıntısına ne pahasına olursa olsun tutunmaya çalışan mutsuz bir kadın mı? Yoksa Kevin’in suçluluğunu ortaya çıkarmaya çalışan bir görevli mi?
  • En önemlisi, Fay ile Kevin’in paylaştığı anı, iki liseli gencin yıllar önce nehir kıyısında, arabadan gelen müzik eşliğinde çimenlerin üzerinde masumca yatışlarından mı ibaret? Yoksa o masum anıda, Kevin’in seri katillik deneyiminin ilk belirtilerinin yaşandığı bir olay mı gizli?

Kevin’in Fay’den kendisi için yalancı şahitlik istemesinin ardından geçirdiği nöbette sayıkladıkları, bunlara net bir cevap vermeyen oyunun sonunda seyirciye bazı kestirimler yapma şansı veriyor sadece.

Küçük kadrolu ve az sahneli bu oyunda, Tiyatro Maan Performans Sahnesi’nin imkânları güzel kullanılmış. Bazı sahnelerin, ışık altında saydamlaşan arka planın gerisine taşınması, yerden ve blackout’tan tasarruf sağlamış ama bir noktada o sahnelerden birini aydınlatan spotların bozulması biraz sıkıntı yaşattı kadroya. Geriye kalan üç mekan olan hapishane görüşme odası, park ve kitapçı için gerekli değişimler ise, biraz da sahnenin ortasında duran ve bir seferinde kitaplık olarak kullanılan, diğer kullanımlarını pek çıkaramadığım hantal ve zor yer değiştirilen sütun sebebiyle, uzunca sürüyordu.
Böcek’te birkaç dakikada ölüveren Gökçer Genç, burada iyi bir Kevin olmuş. Picasso’da daha yeni izlediğimiz Ayça Bingöl de rahat ve abartısız oyunuyla iyiydi. Sahnede ilk defa gördüğüm Mahmut Gökgöz ise nedense çok fazla tekledi ve sözlerini unuttu.

Ahmet Levendoğlu’nun, belli kelimeleri, daha yaygın ancak yabancı kaynaklı alternatiflerini tamamen dışlarcasına ısrarlı kullanımı, metnin önüne geçiyor sanki. David’in oyun boyunca birkaç defa bir şeylerin “ayırdında” olması, “tanılama ve sağaltımdan” bahsetmesi, okumuş yazmış bir adam için çok yadırgı durmayabilir. Ama hayatında kitap okumamış, bir köyde yetişmiş ve acımasız bir seri katil haline gelmiş Kevin’in “düşlemlemek” gibi sözcükler kullanması gerçek dışı kalıyor. Ancak yine de, David’in ara sıra bazı şeylerin “farkında da olması” dileğini atlamamak şartıyla, bu uğraşı olumlu buluyorum.

Öte yandan çevirmen, geçen sezon Tiyaro Dergisi’nde birkaç ay süren bir çeviri tartışmasının ardından, yine aynı eleştirilere maruz kalabilecek bir çeviri yapmış. Inishmaan’ın Sakatı’ndaki “ittiğimin dünyası” bu sefer bolca “düdükleniyor”. DT’de küfredilemiyor olabilir ama özel bir sahnedeki seri katil de şöyle doya doya bir küfredemeyecek mi? Bir de bu denli Türkçeleştirilmiş bir oyunda, bizim mobesenin dengi olan, kolaylıkla “güvenlik kamerası” denebilecek CCTV’nin metinde “sisitivi” olarak bırakılmış olması ilginçti.

Ufak ışık aksiliğine, hafif aksak dekora rağmen, genel olarak iyi bir oyunun ve yeni bir salonun bize kazandırılmış olması güzel.

Çağdaş Tiyatroda Mitolojinin Gücü

the_brothers_size_afisTalimhane Tiyatrosu, meraklıları için değişik fırsatlar sunmaya devam ediyor. Ölüm Ayrıcalığı’ndan sonra, bu sahnede izlediğimiz ikinci yabancı oyun Actors Touring Company ve Young Vic ortak yapımı olan The Brothers Size oldu. Üç oyuncunun hiç ara vermeden, dans ederek, şarkı söyleyerek, tüm güçleriyle gümbür gümbür oynadıkları oyundaki performanslarından etkilenmemek güçtü. Dahası, bir de oyunun, metnin kendi güzelliğini var.

Konu kısaca şu: Oshoosi hapisten çıkar ve abisi Ogun’un yanına yerleşir. Amacı, hapisteyken hayallerini kurduğu serbest hayatı yaşamak, eğlenmek, kız tavlamak, seyahat etmektir. Ama abisi Ogun buna engel olur. Oshoosi’nin, kendisi gibi belirli, düzenli, yerleşik bir hayat yaşamasını ister. Onu, kendi tamirhanesinde çalışmaya zorlar, sürekli istediği arabayı ona vermez. Yeniden belaya bulaşmaması için ona sürekli hapishaneyi hatırlatır ve uyarılarda bulunur.

Abisinin bu sıkı tavrından sıkılan Oshoosi’ye, hapisten arkadaşı olan Elegba bir araba hediye eder. Oshoosi bir yandan tamirhanede çalışmaya devam ederken, diğer yandan da Elegba ile zaman geçirmeye başlar. Bir akşam Elegba arabaya uyuşturucu yerleştirir ve polisler bunu fark edince, Oshoosi’in tekrar hapse girmemek için kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Ogun, tüm çabalarına rağmen başını derde sokan kardeşini yine de kabullenir ve ona kaçması için bir araba verir. Oyun iki kardeşin dramatik ayrılığı ile sona erer.

Aslında ilk anlatışta, pek de ilgi çekici, yenilikçi bir öyküsü yok oyunun. Ancak, oyunda her üç karakterin de Batı Afrika halklarından Yorubaların mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilmiş olmaları, oyunu asıl ilgi çekici kılan nokta. Bu üç adamın temsil ettiği tanrılar ve oyunda olup bitenlerle mitolojik hikayelerin kesişimi şöyle:

Büyük kardeş Ogun Size, küçüğünü sürekli koruyup kollamak, yönlendirmek zorunda olan, aynı zamanda yerleşik ve belirli bir hayatı tercih etmiş bir adam. Çok çalışmış ve kazandıklarıyla kendisine bir tamirhane açabilmiş. Şimdi hapisten çıkan küçük kardeşinin de kendi gibi düzenli ve aklı başında bir hayat sürmesini istiyor. Onu doğruya, aslında kendi doğru bildiğine yönelmeye zorluyor. Ogun, Yoruba mitolojisinde ateşin ve demirin tanrısının ismi, yani yerleşikliği, olgunluğu ve gücü simgeliyor.

Küçük kardeş Oshoosi ise çok daha uçarı, yerinde duramayan ve çalışmaktan hoşlanmaya bir kişiliğe sahip. Başı beladan hiç kurtulmamış, hayatı boyunca sürekli çuvallamış. Üstelik, farkında olmasa da yine çuvallamak üzere. Hapisten çıktıktan sonraki hayatını abisinin tamirhanesinde çalışarak değil, bir araba alıp, etrafta gezinip, kızları “avlayarak”, Meksika’yı, hatta Madagaskar’ı görmeye giderek geçirmek istiyor. Oshoosi’nin mitolojik karşılığı olan Oxosi ya da Ochosi, avcılık ve orman tanrısı. Yerinde duramaması, sürekli gezmek, yeni yerler görmek istemesi bundan kaynaklanıyor. Bu tanrının aynı zamanda adalet arayanların dua ettiği tanrı olması da, oyundaki siyahlara karşı adaletsizlik vurgusunu güçlendiriyor.

Oshoosi’nin hapisten arkadaşı olan Elegba, oyunda kilit role sahip. Önce abisinin vermeyi reddettiği arabayı Oshoosi’ye karşılıksız hediye ediyor. Ardından o arabaya uyuşturucu yerleştirerek Oshoosi’nin kaçıp gitmesine sebep oluyor. Elegba’nın mitolojik karşılığı olan Elegba ya da Eshu isimli tanrı, kesişen yolların ve yolcuların tanrısı. Üstelik Eshu, oyuncu bir tanrı. İnsanları, onlara birşeyler öğretmek, doğru yolu göstermek için önce kandırıp birbirine düşürüyor, ardından ortaya çıkıp ders veriyor.

Elegba’nın, bu mitolojik kurgu dahilinde, Ogun ve Oshoosi’ye iki konuda ders verdiğini, onları iki konuda doğruya yönelttiğini söylemek mümkün:

1. Birbirinizin hapishanesi olmayın: Ogun, annesi ve babası öldükten sonra, kendisi çok büyük olmasa da Oshoosi’ye hep bakmak, ona göz kulak olmak, onu yetiştirmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Oshoosi sürekli hata yapar ve onun yaptığı her hatada, çevredekiler Ogun’u suçlar. Oshoosi hata yaptıkça, Ogun üzerine düşen görevi yerine getirememiş sayılır. O her düştüğünde, “çelmeyi takan” sanki Ogun’dur. Bu yüzden Oshoosi, hayatı boyunca Ogun’un hapishanesi olmuştur.

Ogun, Oshoosi’nin, hapse girerek doruk noktasına ulaştırdığı bu başarısızlığını artık sonlandırmaya kararlıdır. Bu amaçla, kardeşini sıkı kontrol altında tutar. Onu zorla çalıştırır, nerede kiminle neler yaptığını sorgular. Oshoosi hapisten çıkmıştır ama artık, parmaklıkları olmayan başka bir hapishanede gibidir.

Sonuçta iki kardeş birbirinin hapishanesi olmuştur. Oyunun başında yere tebeşirle çizilen ve oyuncuların hareket alanını sınırlayan çember, her şeyden önce bu birbirine tutsak olma durumunu temsil eder.

2. Herkesin doğrusu kendine: Ogun’un, biraz küçüklüğünden beri o yönde yönlendirildiği için, biraz da kendince doğru olan bu olduğu için Oshoosi’yi sokmaya çalıştığı kalıp, küçük kardeşe hiç uymaz. Bu iki adam, kardeş olmakla birlikte, farklı ve hatta zıt karakterlere sahiptir. Birinin doğrusu diğerine uymaz. Aralarındaki sevgiyle karışık sürekli çatışmanın bir sebebi de budur. İkisinin, özellikle de Ogun’un, bu gerçeği fark ederek diğerini olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmesi gerekir.

İşte bu iki çatışmayı çözümlemek için, hilebaz tanrı Elegba çıkar ortaya. Oshoosi’ye hediye edilen arabadan dolayı Ogun’un bile heyecanlandığı gözden kaçmaz. Ama Elegba, ikisini de aldatmaktadır. Bir an için düşünmemelerini, sorgulamamalarını sağlar ve Oshoosi’nin kaçışıyla sonuçlanan olayları başlatır. Böyle davranarak, hem iki kardeşi birbirleri için yarattıkları hapishaneden kurtarır, hem de Ogun’a kendi gerçeğinin Oshoosi’nin gerçeğine uymadığını, onun kendi gerçekliğinde kendi hayatını yaşaması gerektiğini öğretir.
the_brothers_size001
Oyun, bu iki temayı Batı Afrika mitolojisiyle yoğurarak sunarken, şekilsel olarak da aynı kültürün törensel geleneklerinden yararlanıyor. Sürekli hareket halinde olan, dans eden, şarkılar söyleyen bu üç adamın performansı, zaman zaman sanki bir ayine dönüşüyor. Oyuncular, bir daireden ibaret oyun alanında, hiçbir dekor ya da ek malzeme kullanmadan, çıplak toprak üzerinde kadim öykülerini anlatan Afrikalılar gibi oynuyorlar. Hatta zaman zaman seyirciye dönüp “Ogun şöyle söyler”, “Elegba şunları yapar” cümleleriyle az sonra yapacaklarını anlatmaları, bilge bir öykü anlatıcısının tüm kabileyi etrafında toplayıp eski zamanlardan kalma efsaneleri anlatışını hatırlatıyor. Böylece – en azından Talimhane Tiyatrosu’nda – sahnenin etrafına dizilmiş olan seyirciler de bu kabilenin birer bireyi haline geliyor, hemen birkaç adım ötelerinde olup biten anlatıya bir şekilde dahil oluyor.

Bu türden bir anlatımın içine, her karakterin kendi kişiliğinin özünü anlattığı oldukça keyifli monologlar yerleştirilmiş. Böylece seyirci, Oshoosi’nin hapishane kütüphanesindeki kitapta Madagaskar’ı gördüğünde nasıl heyecanlandığını, Ogun’un kardeşini tek başına büyütmeye çalışırken kendini ne kadar kıstırılmış ve başarısız hissettiğini, Elegba’nın, hapiste bir gece abisinin adını sayıklayarak ağlayan Oshoosi’nin hislerine “sanki kendisinin de özlediği bir abisi varmış gibi” nasıl ortak olduğunu, bunları gerçekten yaşamış kişilerden dinliyor gibi öğrenebiliyor.

Böyle güzel bir oyunun en önemli özelliği, yazarının henüz 1980 doğumlu, Yale School of Drama’dan geçen sene mezun olmuş genç bir yazar olması. Bu bir yazarın gelişimini izlemek sanırım keyifli olacaktır, oyunlarını izleme şansına erişenler için.