Zeki Alasya’yla birlikte Güneş Çocuklar da öldü

Neil Simon’ın The Sunshine Boys – Güneş Çocuklar oyununu ilk defa 2003-2004 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izlemişim, başrollerde Alp Öyken ve Emin Olcay ile. Çok keyifliydi. Oyunda yıllarca birlikte çalışmış, bir ikili olarak var olmuş, ancak 40 yılın ardından ayrılıp 11 yıl görüşmemiş iki komedyen var. Yıllar sonra, biri gururunu kırar, diğerini ziyarete gider, onu bir televizyon programı için son defa bir araya gelmeye ikna etmeye çalışır. Oyunu izlediğimden beri ne zaman aklıma gelse, Zeki-Metin’i düşünürüm.

Üzülmüştüm ayrıldıklarında. Her ne kadar Metin Akpınar hiç ayrılmadıklarını söylese de, ayrılmışlardı işte, yirmili yaşlarından beri beraber çalışan, birlikte anılan ve sevilen iki arkadaş artık birlikte değildi. Köyden İndim Şehire’deki saftirik kardeşler, Petrol Kralları’nda köşeyi dönen fakir ama dürüst arkadaşlar da ayrılmıştı. Ufacıkken kasetlerini defalarca dinleyip repliklerini ezberlediğim Devekuşu Kabare sanki böylece tamamen dağılmıştı. İşte tam böyle bir dönemde, Zeki ve Metin yıllar sonra tiyatro sahnesinde yeniden bir araya gelsinler de Güneş Çocuklar’ı oynasınlar isterdim.

Londra'da Güneş Çocuklar'ı Danny de Vito ve Richard Griffiths'te izledikten sonra, Zeki-Metin'li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.
Londra’da Güneş Çocuklar’ı Danny de Vito ve Richard Griffiths’te izledikten sonra, Zeki-Metin’li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.

İlk izlediğimden dokuz sene sonra oyunu Londra’da, Danny de Vito ve Richard Griffiths’ten izledim. Muhteşemdi. İki harika oyuncunun, böyle iyi yazılmış bir metni nasıl güzel oynadığını gördüğümde, Zeki-Metin’de oyunun nasıl da parlayacağını düşünmüştüm. Keşke bir fırsat olsaydı, birilerinin aklına gelseydi, birisi ahde vefa edip kârına zararına bakmadan prodüksiyonu gerçekleştirseydi. Keşke yıllar sonra Zeki-Metin sadece bir reklam için bir araya gelmeseydi.

Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.

Bugün çok yetenekli bir komedyen öldü. Her gerçek komedyenin olduğu gibi, çok yetenekli bir oyuncu öldü. Keşke ülkemizde tiyatro ve sinema yeterince derinlikli olabilseydi de, Şener Şen gibi Zeki Alasya’yı da çok daha fazla, çok daha çeşitli rollerde izleyebilseydik. Bütün o oynanmamış roller öldü. Bugün Zeki Alasya ile birlikte, Güneş Çocuklar hayalim de öldü.

The Sunshine Boys posteri, oyunun Londra’daki Savoy Theatre’daki 2012 prodüksiyonu için hazırlanmış olup telif hakları tasarımcısına ve/veya oyunun yapımcısına aittir. Zeki Alasya – Metin Akpınar görseli Filli Boya-Capatect ürünü için hazırlanmış reklam filminden alınmış olup telif hakları muhtemelen söz konusu firmaya aittir. Her iki görsel, bilgilendirme amaçlı olarak kullanılmıştır.

Reklamlar

Hatırlamak ve Yüzleşmek

Zaman ve mekan yok. Gerçek hayattaki olayların önemsiz arkaplanı üzerinde gidip gelen hayalgücü yeni desenler örüyor; hatıraların, deneyimlerin, saf buluşların, saçmalıkların ve doğaçlamaların bir harmanı.

Strindberg‘in 1901 tarihli Rüya Oyunu, kimilerine göre 1957 yapımı Bergman filmi Yaban Çilekleri için güzel bir girizgah olurdu. Beckett‘ın bir sene sonra yazılan oyunu Krapp’ın Son Bandı‘na ise cuk oturuyor. Birer yıl arayla iki huysuz ihtiyar yaratılıyor: Isak Borg ve Krapp. Her ikisi de sürreal deneyimlerde hayatlarının bir muhasebesini yapıyorlar.

isak borg krapp

Borg hakkında epey bilgimiz var. 50 yıldır doktorluk yapıyor, bu yüzden de ödül alacak. Ayrıca yardımının dokunduğu kişilerce seviliyor. Ancak özel yaşantısında durum pek parlak değil. Sevdiği kız, kardeşiyle evlenmiş. Yakınlarına karşı mesafeli ve soğuk tavrı, aile bağlarının kuvvetsiz olması, başarısız bir evlilik yaşamasına ve aldatılmasına yol açmış. Kendisi gibi duygusuz ve ailesi konusunda başarısız bir oğul yetiştirmiş. Bütün bunları yüzüne vuran gelini olmasa belki de kendisiyle yüzleşmeyecek. Ama Borg uzun bir yolculuğa çıkıyor, ilginç insanlarla karşılaşıyor ve bu sırada çeşitli rüyalar görerek geçmişiyle yüzleşiyor. Özellikle doktorluk bilgisi hakkındaki sınamada başarısız olduğu rüya, Borg’un çok başarılı kariyeri ile başarısız özel hayatını aslında içten içe karşılaştırmakta olduğunun göstergesi. Film bu hâliyle “gerçek bir yolculuk esnasında kendi iç yolculuğunu tamamlayarak daha iyi bir insan olma” klişesini başarıyla yaratıyor. O kadar ki, 1997 yapımı As Good As It Gets’in Melvin Udall’ında bile Isak Borg’u görmek mümkün.

Krapp ise karanlık bir odada, birçok ses bandı ve bir kayıt cihazıyla yalnız başına bir adam. Hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Otuz sene önce, 39 yaşındayken doldurduğu hatıra kayıtlarını, bir ileri bir geri sararak tekrar tekrar dinliyor. Zaman zaman çok eğleniyor, bazen sinirleniyor. Kimi zaman, kötü sonuçlar doğuran çeşitli hareketlerini hâlâ tekrar ettiğini görüyoruz. Her şeye rağmen Krapp hep aynı Krapp. Kendi hakkındaki algısı ve yargıları yıllar boyunca değişmiş olsa da, hep aynı hayatı, aynı karakteri, aynı yaşanmışlıkları tekrar tekrar yaşıyor. Bu tekrar yaşanmışlıkları da kaydetmek için yeni bir bant daha dolduruyor. Ve böylece, geçmişini geçmişte bıraktığını sanan ama sonsuz bir ileri-geri sarma eyleminde saplanıp kalan Krapp, bir gün içinde 76 yıllık bir ömürle yüzleşiveren Borg’a şöyle sesleniyor:

Belki en iyi yıllarım geride kaldı. Mutluluk şansının olduğu zamanlar. Ama o zamanları geri istemezdim. Hele şimdi içimdeki ateşle hiç. Hayır, onları geri istemezdim.

Karanlıktakiler (2009)

KaranlıktakilerBirden popüler olan şeylere karşı insafsız bir önyargı geliştiriyorum. Çağan Irmak’ta da aynı şey oldu. Babam ve Oğlum’u görmeye gitmeyi ağırdan aldım ve film birden fenomene dönüştü. Her izleyen, filmin neresinde nasıl ağlamaya başladığını anlattı. Tüm izleyenlerde aynı etkiyi yaratan, yaşına, cinsine, toplumdaki yerine bakmadan istisnasız herkesin beğendiği film, bendeki bu popülarite önyargısını körükledi. Filmi izlemedim. Hatta önyargı, arada Ulak’ı yok saydırıp, Issız Adam’a kadar bulaştı. Onları da izlemedim. Issız Adam da, aynı çapta olmasa bile kitlesel bir beğeni patlaması yarattı. Önce “oldies but goldies” popülerliğini arkasına alarak ilgi uyandıran şarkılar konuşuldu, insanları sarmaladı, filmi beğenmeye zorladı. Sonra film, öncekinden daha küçük bir fenomene dönüşmeye başladı. H……’ın anlattığına göre, kimi sahneleri geri sarıp defalarca izleyerek salya sümük ağlayan gençler dahi varmış.

Bunlara rağmen, daha fragmanını gördüğüm anda biliyordum Karanlıktakiler’i izleyeceğimi. Birkaç Kabuslar Evi bölümü dışında, Asmalı Konak dahil hiçbir işini izlemediğim Çağan Irmak’a buradan başlamak biraz acayip olacaktı. Ama her türlü önyargıma, sonucun ne olacağını aşağı yukarı tahmin etmeme, hatta bu tahminimi teyit edecek şeyler okumama rağmen filme gittim. Neden? Çünkü: Meral Çetinkaya ve Erdem Akakçe.

Sonuç: Unutulmaz bir film değil. Annenin deliliğine fazlasıyla yaslanan, sırf bu yüzden Meral Çetinkaya’yı abartılı bir delilik içine hapseden bir film. Ben filmden, Gülseren’in deliliğine bir sebep biçip “yazık bunlara da” dedirtmenin ötesinde; Egemen’in hayatında ilk defa gerçekten egemen olduğu, kendisini hapseden, artık kendisine de bulaşmaya başlayan bu delilikten beklenmedik biçimde ve hatta “delice” yollarla kurtulduğu bir son beklerdim. Bu son, anne ile oğlun motosiklete atlayıp, herşeyi geride bırakarak tepelerin ardındaki aydınlığa doğru yitip gitmeleri olamaz kesinlikle. Tabii asıl amaç, önceki filmlerde olduğu gibi, hislenmeye teşne izleyicinin duygularını dürtüp ağlak bir sonla akılda kalmaya çalışmak ise, o başka…

Filmde akılda kalan belki tek şey, Umay ile Ara’daki Ender’in ortak kaderiydi. Görünüşe bakılırsa, bunalmış beyaz Türklerin öykülerini izlemeye devam edeceğiz.

Videodrome (1983)

videodrome

“Televizyon ekranı akıl gözünün retinasıdır… Bu yüzden, televizyon gerçekliktir ve gerçeklik televizyondan daha azdır. …. Senin gerçekliğinin daha yarısı şimdiden bir video sanrısı olmuş. Dikkatli olmazsa, tamamen sanrı haline gelecek. O zaman, oldukça garip yeni bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorunda kalacaksın.”

Brian O’Blivion’ın söylediği bu sözlere dikkat etmeden, filmi o dönemin standartlarına uygun bir korku/gerilim filmi olarak seyretmek de mümkün. Max Renn küçük bir televizyon kanalının yöneticisi olarak kanalı ayakta tutmak için, şiddet ve pornografi dahil her türlü içeriği yayınlama taraftarıdır. Bir gün amaçlarına çok uygun olan, gerçek işkence ve cinayet görüntülerinden oluşan bir kaçak yayın keşfeder. Ancak bu yayını izledikçe yavaş yavaş gerçeklik duygusunu yitirir, sanrılar görmeye başlar. Sonunda bambaşka bir gerçeklikle “gerçek” gerçekliğin birbirine girdiği “oldukça garip yeni bir dünya” içinde yaşamaya başlar. Çeşitli cinayetler işler ve sonunda kendini öldürür.

Filmde olup bitenlerin ne kadarının gerçekte olduğu, ne kadarını Renn’in zihninde yarattığı belli değil. Üstelik film, olaylara yeterli bir açıklama getirmeden, Renn’in intiharıyla bitiveriyor. Senaryodaki olaylar birbirlerine pek bağlı değil, bir nedensellik sırası da izlenmiyor çoğunlukla. Her şey, çıldırmış bir adamın zihnindeki abuk sabuk olaylardan ibaret gibi. Cronenberg’in biraz dağınık senaryo yazarlığına güzel bir örnek daha.

Ancak film, insanlığı – ya da insanlığı temsil eden bir tek bireyi – felakete sürükleyen kitle iletişim araçları hakındaki gerilim filmlerinin güzel bir örneğini oluşturuyor. O’Blivion’ın televizyon için söylediği şu sözler, 25 sene sonra artık İnternet’te geçirilen hayatlara dair bir kehanet gibi: “Tabii ki O’Blivion doğduğumda bana verilen isim değil. Bu benim televizyon adım. Yakında hepimizin böyle özel isimleri olacak. Katod tüpünün ışımasını sağlamak için tasarlanmış isimler…”

Artık katod tüplerinde değil LCD ekranlarda hayat bulan yepyeni bir kitle iletişim aracımız var. Üstelik hepimizin bu alanda kullandığı “özel isimler” de mevcut. Gerçekliğimizin çoğu bu ekrandan aldığımız bilgilerden oluşuyor ve bu bilgilerin yarattığı sanrılar içinde yaşıyoruz. Sonuçta birer Max Renn oluyoruz yavaş yavaş…

Suspiria (1977)

Bu filmi çekilişinden 30 sene sonra izleyip, “İyi de ne var ki bunda? Neresi başyapıt!” demek çok kolay. Aradan geçen zaman boyunca öyle vahşi sahneler gördük ki, kurbanın kalbine defalarca bıçak saplanması, atmakta olan kalbi açıkça görüyor olmamıza rağmen, pek de ürkütmüyor bizi. Üstelik o kalbin yapaylığı, tüm efektler gibi – bugüne kıyasla – amatörce hazırlanmış olması, bilgisayar destekli güncel dehşet sahneleri yanında oldukça ilkel kalıyor. Peki bu durumda, Suspiria’yı yine de vazgeçilmez yapan ne? Müzik ve olağandışı renk kullanımı mı?

Şüphesiz bunların filmin atmosferi üzerinde büyük etkisi var. Filmin başından sonuna kadar neredeyse hiç durmayan ürkünç müzik, filmle bütünleşmiş adeta. Öyle ki, filmi müziğinden bağımsız düşünmek imkansızlaşmış. Öte yandan, aşırı canlı renkler filme bir rüya, daha doğrusu bir kabus gerçekliği katıyor. Belki de cevap burada. Suspiria’yı izlemek, kabus olduğunu bile bile ve korkmak gerekmediği halde korka korka, bir kabus görmek gibi. Bir taraftan olan bitenin sadece hayal ürünü olduğunu, uyanınca biteceğini bilmenin rahatlığı, diğer yandan yine de bu kabusun içinde olmanın, bir parçası haline gelmenin ürkünçlüğü. Müzik ile renklerin aşırı kullanımı işte bu duyguyu güçlendiriyor ve filmin kabus havasını destekliyor.

Sonuçta ne ölüm sahneleri çok yaratıcı, ne cadılar çok korkunç, ne de öykü yeterince sürükleyici. Ama ortaya çıkan şeyin bütün olarak tekinsiz bir etkileyiciliği var. Hissettirdiği duygulardan pek hoşlanmasa da bazı şeyleri yapmadan duramaz insan. Suspiria’yı izlemek de bunlardan biri.

Targets (1968)

Targets’ın DVD’sini bir B filmi beklentisiyle satın aldım. 125.000 $’lık bütçesi ve ilginç yapım hikayesi de aslında bu filmi o kategoriye koyuyor. Ancak sonuçta ortaya eldeki malzemeye göre çok bir film çıkmış. Bunda Bogdanovich’in iki ayrı öyküyü Samuel Fuller’ın da yardımıyla çok iyi harmanlamasının etkisi var.

Film fabrikatörü Roger Corman, Karloff’un kendisine iki günlük çalışma borçlu olduğunu fark etmeseydi, bu film hiç ortaya çıkmayacaktı. Bogdanovich bu filmdeki “ilk başarıyı” belki başka bir film ile yakalamak durumunda kalacaktı. Corman ona aradığı fırsatı verdi ama iki koşul öne sürdü: 1) Karloff ile toplam iki gün çalışarak 20 dakikalık yeni çekimler yapılacak, 2) Corman’ın daha önce yönettiği The Terror’dan 20 dakikalık bir bölüm kullanılacak. İlk yönetmenlik fırsatının böyle garip iki şarta bağlı olması Bogdanovich’i germiştir herhalde. Ama yine de işin içinden çıkmayı başarmış.

Film, bir dönüm noktasının imlenmesi sanki. Korku filmlerini dolduran ucubelerin, canavarların, insan yiyen bin bir türlü mahlukatın artık yavaş yavaş popülerliğini kaybettiği, birden canileşen sıradan insanların onların yerini aldığı bir dönemde çekilmiş film. Filmde iki ayrı öykü paralel gelişiyor.

Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.

İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.

Her iki öykü de gerçek sayılır. Çok yaşlanmış, güçlükle yürüyen, ama oyunculuk gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olan Boris Karloff’u, kendine çok benzeyen bir rolde izlemek filme bir belgesel havası katıyor. Ayrıca Thompson’ın sahneleri de belgesel gibi izlenebilir. Çünkü yönetmen Thompson’ı överek hayran olunacak psikopat portresi çizmiyor. Onu iğrenç bir katil olarak da göstermiyor. Güdülerine yenik düşen, hatta buna kendi bile anlam veremeyen sıradan bir insanı izliyoruz film boyunca. Üstelik Thompson’ın yaptıkları gerçek bir olaydan uyarlanmış.

1966’da Charles Joseph Whitman adında bir adam, karısını ve annesini vurduktan sonra Teksas Üniversitesi’nin kulesine çıkıp etrafa ateş etmeye başladı. 14 kişiyi öldürdü, 31 kişiyi yaraladı. Sonunda polis tarafından vurularak öldürüldü. Tıpkı Thompson gibi Whitman da kendisine neler olduğuna anlam verememiş. Geride bıraktığı veda notunda şöyle yazmış:

“Beni bu mektubu yazmaya zorlayanın ne olduğunu kesinlikle anlayamıyorum. Belki son zamanlarda yaptıklarıma belirsiz de olsa bir neden bulmak içindir. Bugünlerde bana ne olduğunu anlamıyorum. Herkes kadar akılcı ve zeki sıradan bir genç adam olmalıydım. Ancak son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) sıradışı mantıksız düşüncelerin kurbanı haline geldim.” (Bir Poe hikayesinin başlangıç cümleleri sanki…)

Filmde de karşımızda işte tam böyle bir Thompson var. Kendi de biliyor bir şeylerin ters gittiğini. Ancak karşı koymuyor ya da koyamıyor.

Filmin başarısı, Discovery Channel’ın Crime Night programlarına benzer bir konuyu sinema diline çok başarılı şekilde tercüme etmesinde. Thompson’ın evinde işlediği ilk cinayetlerden sonraki dinginliği, annesini ve karısını yataklarına götürüp örtülerin altına gizlemesi, onlardan arta kalan kan izleri, bakkal çırağının duvar dibinde iki büklüm duruşu olayın nedensizliğini, anlamsızlığını vurguluyor. Thompson’ın otoyol kenarındaki rafineri kulesini terk ederken ardında bıraktığı silahlar sanki az önce onlarca kişinin vurulmasında kullanılmamış gibi. Filmin sonunda, birçok kişinin öldüğü, büyük bir karmaşanın yaşandığı açıkhava sinema alanını bir süre bomboş izliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki yönetmen şunu vurguluyor: vahşet sahnelerinden insanı çıkart, geriye bomboş bir dinginlik kalır. Tıpkı Fargo’nun dinginliği gibi…

Hiçbiryerde (2002)

Tayfun Pirselimoğlu bu filmi çektiği 2002 yılında “Kayıp Şahıslar Albümü” adında bir de roman yayınlamıştı. O zamanlar kayıplar, özellikle de gözaltında kayıplar gündemdeydi. Cumartesi anneleri vardı, kayıpların resimlerini taşıyan otobüsler vardı. Toplumsal belleğimiz, 2000 senesinde Galatasaray’ın hangi takıma kaç gol “çakarak” UEFA şampiyonu olduğunu unutmadı hiç, ama bu olayları çoktan unuttu.

Romanda birbirinden farklı sebeplerle ortadan kaybolan pek çok insan ve saplantılı şekilde onları arayan bir matbaa işçisi vardı. Filmde ise kayıp bir tane: babası da siyasi bir cinayete kurban gitmiş olan Veysel. Arayan ise bu defa aramakta çok haklı, çünkü Veysel’i bulmak için her şeyi göze alan perişan Şükran, onun annesi. Şükran çok yalnız ve hayata karşı çok korumalı bir kadın. Sanki bir duvarın ardında yaşıyor. Onu incitecek gerçekleri kabullenmektense reddetmeyi, bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Eşinin ölümünden sonra “temiz” bir çocuk yetiştirmeye çalışmış, ama başaramamış. Veysel de babası gibi bazı siyasi olaylara karışmış, sonunda da başı belaya girmiş. Ama Şükran bunu kesinlikle kabul etmiyor. Tıpkı onun öldüğünü, yüzü parçalanmış şekilde morgda yatmakta olduğunu kabul etmediği gibi. Çünkü o, “oğlunu tanımıyor, seviyor sadece…”

Bizim toplum olarak büyük aksaklıklarımızdan biri bu aslında. Biz seviyoruz, hem de çok seviyoruz. Ama tanımak, bilmek, öğrenmek istemiyoruz. Çünkü tanırsak, görüşlerini, fikirlerini, yaşama bakışlarını bilirsek, sevemeyiz artık. Sevebilmemiz için ya sevgimizin nesnesi istediğimiz gibi olmalı, ya da öyle olmadığını bilmemeliyiz. Dolayısıyla sevgi, sahiplenmeye dönüşüyor. Biz ne yapıyorsak sevdiğimiz için yapıyoruz. Ama sonunda sevgi, nesnesini öldürüyor.

Şürkan’ın yaptığı da bir bakıma buna benziyor. O oğlunu, hep kendi istediği oğul olarak görmek istemiş. O yüzden olan biteni, çocuğun hayatında neler olduğunu, kimlerle görüşüp ne işler çevirdiğini bilmemiş. Oğlu ortadan kaybolunca da kabullenemeyeceği bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Onun Veysel’i ne pahasına olursa olsun bulmak istemesinin bir sebebi de bu. Tamam, o bir anne, çok doğal çılgınca oğlunu araması. Ama bir yandan da Veysel’i sağ bulmak ve kayboluşunun ardındaki “siyasi” olmayan gerçeği öğrenip kendini haklı çıkarmak, oğlunu tanıyor olduğunu herkesten çok kendine ispatlamak istiyor.

Film bu açıdan bakıldığında, ne yasaklanmayı gerektirecek bir siyasi söylemde bulunuyor, ne de Türkiye’yi kötü gösterme kampanyasının bir parçası oluyor. Ancak 2002’de İstanbul Film Festivali sırasında sansürlenmesi gündeme gelmiş. Montreal Dünya Film Festivali’nde aldığı jüri büyük ödülüne kuşkuyla bakılmış. Pirselimoğlu filmle ilgili röportajlarında siyasi içerikli bir film yapmak istemediğini özellikle vurgulamak zorunda kalmış. Bu amacına da ulaşmış aslında. Siyasi göndermeler, filmin genel atmosferinin belirleyici bir unsuru olmaktan öteye gitmiyor.

Pirselimoğlu ayrıca “çok gösteren, işaret eden bir film yapmamaya” çalışmış. Ancak zaman zaman bunu başaramamış sanki. Apartman boşluğundaki bisiklete bakıp iç çekmeler, eve her girişte duvarda asılı montu okşayıp, yerdeki ayakkabıları düzeltmeler göstermeci olmuyor mu? Biz Şükran’ın acısını, özlemini yeterince görmüyor muyuz? Serseri kurşunlarla hayatını kaybetmiş kişilere ait terk edilmiş, boş ayakkabılar, bir ara kişisel silahlanmaya karşı bir kampanyada kullanılmıştı. Bir çift ayakkabının görüntüsü bile çok şey anlatıyor aslında. Ancak ayakkabıları tekrar tekrar kullanmak, Şükran’a düzelttirmek, yönetmenin, seyirciye her şeyi anlatmak zorunluluğunu hissettiğini gösteriyor.

Bunun bir göstergesi de, filmin en güzel sahnesini bozan “Her şeyi geride bıraktım” cümlesi. Şükran Mardin’den eli boş dönecek. Otel odasında her şeyi, masanın üzerinde toplanmış şekilde duran bavulunu bile bırakıyor ve görüntüden çıkıyor. Kamera bir süre bavulu gösterip sonra pencereye doğru yöneliyor. Dışarıdan çarşının sesleri gelirken kamera boş araziye sabitleniyor.

Seyirci Şükran’ın gerçekten de her şeyi bırakıp gittiğini görüyor zaten. Şükran orada o sözleri söylememeliydi. Hatta film tam da o anda, kamera uzak boşluğa sabitlendiği anda bitmeliydi. Şükran “her şeyi geride bıraktıysa” eğer bizim de geri dönüşünü, evine girip filmin başında yaptıklarını tekrarlayışını görmemize hiç gerek yoktu.

Buna rağmen ilk defa film yönetmiş biri için Hiçbiryerde çok iyi başlangıç. Filmin aldığı ödüller de bunu gösteriyor zaten. Şimdi sırada, vizyona jet hızıyla girip çıktığı için izleyemediğimiz Rıza var.