Kuğular, kelebekler ve kapanan bir devir

Ben tam bir yaşımdaydım o gün. Öncesini hiç bilmiyorum, hiç anlatmadılar, hiç öğretmediler bana. Sonrası zaten tontiş Özal’lı yıllar. Büyüdüğümüz, geliştiğimiz, muasır medeniyetlere bir taraflarından eklemlendiğimiz zamanlar. Bizlere o dönemde kendimizi var etmek, kendimizi büyütmek öğretildi. Yükselmek, kazanmak, sahip olmak, ne pahasına olursa olsun gözü açık olmak, köşeleri dönmek öğretildi. O yüzden hâlâ biz, banka sırasında cingözlük yapar, trafikte emniyet şeridinden akar, herkesin önüne geçer, hep en uyanık oluruz. Uyanıkken uyutulmuş bir nesil.

Çünkü ideallerin olduğu o devir kapanmıştı artık. O devrin defteri dürülmüş, tozlu raflara kaldırılmıştı, sayfalar arasına sıkışıp ezilmiş kelebeklerle. Şimdi biz o devri Ece Temelkuran‘ın Devir‘i gibi kitaplardan öğreniyoruz. Arka arkaya gelen suikastları, yıllar sonra Sivas’ta oynanacak oyunun aslında Çorum’un tekrarı olduğunu, Fatsa’da söndürülen ütopyayı… Birbirlerini gammazlayan komşuları.. Aynı yoksulluktaki mahallelerin nasıl birbirini kırdığını…

Ali ile Ayşe kuğuları kurtarmaya çalışırken, Gün Sazak, Nihat Erim, Kemal Türkler öldürülüyor, Çorum'da  mahalleler kuşatılıp insanlar taranıyor, Fatsa'ya ordu giriyor, darbenin yolları döşeniyordu.
Ali ile Ayşe kuğuları kurtarmaya çalışırken, Gün Sazak, Nihat Erim, Kemal Türkler öldürülüyor, Çorum’da mahalleler kuşatılıp insanlar taranıyor, Fatsa’ya ordu giriyor, darbenin yolları döşeniyordu.

Devir’de o dönem, iki küçük çocuğun, bir memur ailesinin kızı Ayşe ile, bir gecekondu çocuğu Ali’nin hatırladıklarıyla ele alınıyor. Ali’nin ailesi, mahallesi sürekli bir mücadele, bir hayatta kalma savaşı halinde. Ayşe’nin anne babası bir şeylere karışmış vaktiyle, bir önceki darbede ağızları yanmış, çekinceliler olan bitene karşı. Ayşe ile Ali, abilerle ablaların sokaklarda, karakollarda “oyun oynadığı”, konduların yakıldığı, evlere baskın verilip annelerin çocuklarının gözü önünde işkenceye maruz kaldığı bir ortamda birbirlerini buluyorlar. Ve kendilerine hemen devrimci görevler biçiyorlar: Meclise kelebekleri sokacaklar ve Kuğulu Park’taki kanadı kesilecek kuğuları özgür bırakacaklar. O zaman, saklanan kelebekler de ortaya çıkabilecekler, ortadan kaybolan abiler kuğu donunda geri dönebilecekler. İşte bu iki çocuğun mücadelesinin romanı Devir, arka planda ise kapkara bir devir anlatılıyor, tüm ayrıntılarıyla.

Ece Temelkuran'ın Devir'i bir devre en masumların gözünden bakıyor.
Ece Temelkuran’ın Devir’i bir devre en masumların gözünden bakıyor.

* Kolajdaki görseller, dönemin basılı medyasında yer almış olup internetten temin edilen görsellerdir. Telif hakları görselleri üretenlere ve yayımcılara ait olup, tarihsel olayların anlatımı amacıyla adil kullanım çerçevesinde kullanılmıştır.
* Kitap kapağının telif hakkı tasarımcısına ve yayımcısına aittir. Burada tanıtım amaçlı olarak adil kullanım çerçevesinde kullanılmıştır.

Reklamlar

O Koku – Sunullah İbrahim

O Koku
O Koku – Jaguar Kitap 2013 baskısı

“Bu ırk ve bu ülke ve bu hayat beni ortaya çıkarttı,” dedi. “Olduğum gibi dile getireceğim kendimi.” *

Sunullah İbrahim‘in O Koku** romanı James Joyce’tan yapılan bu alıntıyla başlıyor. Yazar, romanı okuyacakları, burada görecekleri şeylerden dolayı şaşırmamaları  konusunda uyarıyor bir bakıma. Ama kritik soru şu: Yazarı ortaya çıkaran “bu ırk ve bu ülke”, acaba onun olduğu gibi konuşmasına hazır mı? Maalesef hayır… O yüzden roman ilk yayımlandığı 1966’da toplatıldıktan sonra, 1986’ya kadar tam metniyle basılamamış.

Romana 2014’ten bakıldığında üslubu, Türkiye’den bakıldığında ise konusu sıradan gözükebilir. 1960’ların Mısır’ı için ise durum farklı. Yazarın önsözde belirttiğine göre başkaldırı o dönemin yakıtı, deney ise sloganıydı. Hemingway hapishanelere gizlice sokuluyor, belli fikir çevrelerince ülkede Beckett, Ionesco, Dürrenmatt “pompalanıyordu”. Böyle bir ortamda Sunullah İbrahim de iki şeye karşı çıkıyordu:

  1. Gerçek hayatta boktan şeyler olup biterken edebiyatın yarattığı dünyaların güllük gülistanlık olması
  2. Geleneksel Arap belagatinin süslü ve şaşaalı üslubu

O yüzden, Arapça’nın çok az kişinin bütünüyle hakim olabildiği karmaşık dilbilgisi kurallarına boşverdi. Telgraf stilinde, ben anlatıcının sayıklamaları ve geçmişi hatırlamaları şeklinde bir metin kurguladı. Kendi de senelerce hapiste kalmış biri olarak, içeriden yeni çıkmış bir adamın topluma geri uyum zorunluluğu karşısındaki bocalamalarını, eve her gün imzaya gelen inzibatları, işkencede ölen arkadaşları, aileye karşı yabancılaşmayı ve hatta onlar tarafından reddedilişi anlattı. Dahası mastürbasyon sonrası yerde bırakılan spermden, eve getirilen fahişe ile birlikte olamamaktan bahsetti. Böylece ortaya Arap edebiyatının modern renklere sahip ilk metinlerinden biri çıktı… ve hemen toplatıldı.

“O ırk ve o ülke” artık kendi yarattığı yazarların oldukları gibi konuşmasına alışmaya başladığında 2000’ler gelmişti. Sunullah İbrahim’e Kültür Bakanlığı edebiyat ödülü vermek istedi. Ama o kabul etmedi çünkü çok geçti.

* James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları
** Sunullah İbrahim, O Koku, çev. Rahmi Er, Jaguar Kitap, 2013 (Kitap kapağının telif hakkı yayıncıda ve/veya tasarımcıda olup burada tanıtım amaçlı kullanılmıştır.)

Bir kapı seçmek

sadik

On beş yıldan uzun süredir Sadık Yemni okuyorum. Çocukluk, gençlik dönemlerindeki yaşanmışlıklardan böylesine beslenebilen bir yazara gıpta ederek okuyorum yazdıklarını.  Öte Yer ve Muska‘dan beri bir Sarp Sapmaz var örneğin. Ağrıyan‘da artık ortayaşa merdiven dayadı. Bir de Sarp Sapmaz’ın yarıotobiyografik nafantastik versiyonu var. Durum 429‘un Sefer Morciva’sı…

Şimdi elimizde Sefer’in liseden sonra neler yaptığına dair bir kitap var: Alsancak Börekçisi. Sefer artık Amsterdam’da, entegre olmayı aklına bile getirmeyen bir göçmen topluluğu içinde, her zamanki gibi insanların içinde ama onları izleyecek kadar uzakta. Kitaptaki deyimle, “Robinson’un maddiyat adasındaki bir Cuma” olarak önündeki iki kapıdan birini seçme gerçeğiyle yüzleşmekte: Ya Samsa kapısından geçip ortalama bir konfor elde etmek karşılığında kişiliğinden belli oranda feragat edecek; ya da çok daha büyük getiriler için ruhunu toptan trampa edecek ve Faust kapısından geçecek. Umarız seçimini öğrenmek için bir beş yıl daha beklemeyiz.

Göçmenliğin ilk yıllarında Amsterdam’da kendi içine kapanık, belli bir hiyerarşisi ve raconu olan, ufak ya da büyük vurgunlar peşindeki Türk toplumu da Faust kapısı etrafında fink atmakta. Bu renkli kişilikler, bir Levent Kazak senaryosundan çekilecek Ezel Akay filmine kapağı atmayı bekler gibi…

Fotoğraf: https://twitter.com/rob389/status/412161202098155520/photo/1/large

Son Baskan: Uzayda İntikam

uzayda-intikamBaskan Kurgu-Bilim Serisi’ni tutukuyla topladığım zamanlar herhalde 10 yıl geride kaldı. Uzun süre boyunca 25 kitaplık serinin 24 kitabına sahip olmakla yetinmek zorunda kaldım. Çünkü Kabalcı’nın ikinci katına, kitapların durumuna bakılırsa balyalar halinde getirilip yığılan, sonra da 25 veya 50 kuruşa (o zamanın koskoca beş yüz bin lirası) satılan kitaplar arasında, Ocak 1985 basımı bu kitap asla yer almadı. Aradan geçen dönemde ben de yokluğunu unuttum bir süre. Sonra bir gün, kitaplığımda bir arada duran sevgili Baskanlar’ımı seyrederken 25.’yi bulma hırsına kapıldım. İnternet sahaflarını taradım ama 25 numara sadece tüm seriyi bir set olarak satan ve bozmak istemeyen satıcılarda mevcuttu. Takibe devam ettim ve günlerden bir gün gittigidiyor.com’da kitaba, kardeşlerinden ayrı, tek başına rastladım. Diğer kitaplara verdiğim kuruş düzeyindeki tutarlara kıyasla oldukça pahalı olan kitabı “hemen al” butonuna hırsla arka arkaya tıklayarak satın aldım.

Birkaç gün sonra gelen kitabı okumam içinse uzun bir süre geçmesi gerekti. Kitaba neredeyse bir buçuk sene boyunca başlayamadım. Alıp da okumadığım kitaplardan oluşan yığının en üstünde öylece durakaldı. Çünkü o son kitabı okumak, bir şeylerin bittiğini kabullenmek demekti benim için. Hırsla aranacak, bulununca birkaç saatte okunacak, illaki bir yerleri beğenilmeyecek, hatta dalga geçilecek bir Baskan’ım olmayacaktı bir daha. Ama sonunda okudum ve Baskan’a yakışır bir kitapla seriye veda etmiş oldum.

Kitap, Baskan’ın herhalde prensip edindiği savruk yayıncılığın tipik bir örneğini oluşturuyor. Üstelik, özgün roman zayıf bir kurguya, alakasız yan olaylara, bahsetmezsek olmaz tadında bir aşk değinisine ve sıradan bilimkurgunun vazgeçilmez öğesi olan teknolojik tutarsızlığa sahip. Çeviride kendini göster(mey)en Baskan kalitesi, kitabın adına da damgasını vurmuş. Bu sefer “Fahrenheitt 451” gibi bir felaket söz konusu değil ama, kitabın özgün adını bulmak için birazcık uğraşmam gerekti. Herşeyi bilen Gugıl Efendi yardımıyla, özgün metni buldum, bir karşılaştırma yaptım ve anladım ki bu roman, Randall Garrett’in 1962’de “Unwise Child” ismiyle yayınlanan romanıdır. Sevgili Vikipedi’ye göre roman, “Starship Death” gibi abartılı bir isimle de yayımlanmış. Peki Baskan’daki özgün isim ne? “Die Elektronische Genie”. Peki neden Almanca? Kim bilir neden… Yine de uygun sayılabilecek olan bu ismi Türkçeleştirmemişler de sanırım daha ilgi çekici olduğunu düşündükleri “Uzayda İntikam” ismini seçmişler. Konuyla biraz olsun ilişkili hiç değilse, “Uzay Düğümü” gibi fazla yaratıcı isimleri de görmüştük bu seride.

Peki ya konu: Güney Kutbu’nda bulunan bir laboratuvarda yer alan devasa elektronik beyin, bilimin tüm sırlarını çözecek kapasitededir ve çalışmaları sırasında elde ettiği paha biçilmez büyüklükte bilgi birikimine sahiptir. Ancak deney yoluyla öğrenmekte olan bu yapay zekâ, atom enerjisine ilişkin bazı konuları çözümlemek üzeredir. Bu durumda, ola ki deney yapmaya kalkışırsa, tüm insanlığı yok etme ihtimali vardır. Bu beynin çalışmalarını mevcut bilgi birikimini riske atmadan sürdürebilmesinin tek yolu, başka bir yere taşınmasıdır. O yüzden etrafında bir gemi inşa edilir. Uzay gemilerinin çeşitli sistemlerini tasarlayan, doğal olarak zengin ve yalnız kahramanımız Melek Mike, yapımında görev aldığı bu uzay gemisinin yolculuğuna da katılır.

Yolda bir takım gariplikler yaşanır. Arızalar çıkar, ufak aşk oyunları işin içine girer, sonunda ortaya bir intikam meselesi çıkar. Melek Mike’tan intikam almak isteyen biri gemiye sızmıştır ve onu öldürmek için, gemide taşınmakta olan yapay zekâyı kullanmaya karar verir. Bunun için de ilginç bir yol seçer: Bilgisayara din öğretir. Din felsefesine gittikçe gömülen yapay zekâ bir sonuca varır: Sadece meleklerin ve insanların hür iradesi olduğuna göre, geri kalan tüm varlıklar doğrudan tanrının iradesiyle hareket eder. Bu durumda bir robot, kendisine tanrı tarafından verildiğini düşündüğü görevleri yerine getirmek için, ünlü üç robot yasasını çiğneyebilir. Kendisi de bu yasalara tabi olan sanal zekâ bu karara vardıktan sonra, ona artık her şeyi yaptırmak mümkündür. İntikamcı ona, melekleri hiçbir şekilde yaralayamayacağını veya öldüremeyeceğini söyler. Deneyerek öğrenen bu robot da, kendine denek olarak herkesin Melek Mike adıyla bildiği, hatta tam adı da Michael Raphael Gabriel olan adamı seçer. Neyse ki Mike olayı çözer, intikamcıyı yakalar. Bu sırada robot da, kendi kendine yürüttüğü felsefi tartışmaların derinliklerinde kaybolur ve artık işleyemez hale gelir. Böylece Mike, robotun öğrenme sürecinden sorumlu olan ve bozulmasıyla birlikte işsiz kalan fıstığı da yanına alarak dünyaya döner. Hayat yine bayram olur.

Sonlarda felsefi derinliğe sahip olan bu romandaki insanlar, yıldızlararası yolculuk yapabilirler ama birbirlerine saldırmak için, bu sıralar televizyonda reklamları dönen, her şeyi cırt diye kesiveren titreşimli bıçaklara çok benzeyen aletler kullanırlar. Ellerinin altında koskoca elektronik beyin varken, geminin iniş kalkış hesaplarını kendileri yaparlar. Gemi içinde iletişmek için dahili anons sistemi kullanırlar. Bazı yönleri gelişmiş ama temelde 20. yüzyılda kalmış bir teknolojiye sahiptirler. Yani kitap, tipik teknolojik tutarsızlığın bir başka örneğidir.

Ama son Baskan olması sebebiyle, kötü kurguyu ve kısıtlı hayalgücünü, bunların üzerine binen zayıf çeviriyi görmezden geliyor ve 25 numarayı, kitaplığın en güzide bölümündeki diğer 24 kardeşinin yanına özenle yerleştiriyoruz.

Dört Yol Ağzındaki Ev

Yavaş yavaş öğreniyorum ki iki darbe arasında kaybolmuş bir yazar kuşağı var. Selçuk Baran bunlardan biriydi. Ayhan Bozfırat da diğeriymiş.

Dört Yol Ağzındaki Ev (*) Aralık 1973’te tamamlanmış. Romanda iş arayan, kendi ülkesinde kendi ülkesi için çalışmaya kararlı bir genç adam var. Aynı eve farklı sebeplerle üç defa gidiyor. Üçünde de farklı insanlarla karşılaşıyor. Ama daha önce hiç görmediği, o anda kapı açıldığında tanımaya başladığı bu memur, oğlu için endişelenen bu kadın, yıllarca kendilerine ait bir göz ev satın alamamış bu yaşlı çift, genç adama hiç de yabancı değil. Hepsinde kendisini, kendi ailesini buluyor. Ortanın altına dahil olan bu insanların dertleri hep aynı: özgürlük – ki belalı uğursuz bir kelime o zamanlarda -, pahalılık, işsizlik, dinlenen telefonlar, evlerinden alınıp götürülen insanlar, çukurlara düşüp ölen küçük çocuklar…

Bozfırat’ın kızı Sırma Köksal önsözde şöyle demiş: “Bizi aslında şen yaşamların birer parçasıymışız duygusu ile oyalayan bol klipli gösteriler, aslında hâlâ bu kitabın yazıldığı 12 Mart döneminin çok benzeri olan bir dönemde yaşamakta bulunduğumuzu gözden kaçırmamıza neden oluyor.” İşte bu yüzden roman, 30 sene önceki Türkiye’nin sıkıntılı hâlini anlattığı gibi, 30 sene boyunca sadece görüntüde değişmiş, ama aslında içeriği aynı kalmış bir Türkiye’yi de anlatıyor. Biz hâlâ romanda anlatılan, babasının öldüğüne sevinen Kâzım gibiyiz. Çünkü hiç değer verilmemiş bize, hiç önemsenmemişiz. Önemli bir olayın öznesi olmamışız hiç. O sebeple başımıza gelenler ne denli berbat olursa olsun, bir an için önemli hissedebilmek için kendimizi, “gurur duyuyoruz” her şeyle. Kendiyle ve aslında dönüp dolaşıp kendisine zarar veren binbir türlü çarpıklıkla gururlanıp sevinçlenen, acayip bir toplum olmuşuz. Hem de şimdi değil, en az 30 yıl önce…

(*) Dört Yol Ağzındaki Ev – Ayhan Bozfırat – Oğlak – 2000

Öldüren Şehir

Ömer Ayhan’ın Öldüren Şehir’i ilginç bir roman. Çağdaş insanın duygusal tatminsizliğini, çaresiz yalnızlığını, içinde kıvrandığı boşluğu, inanacak bir şey, tutunacak bir dal arayışını anlatıyor. Emre’nin, pek çok insanın artık nefretle andığı 80’lere saplanıp kalmışlığı da, Yılmaz’ın hakikatin izinde öğretiden öğretiye sürüklenip durması da bu yüzden. Kahramanımız Ufuk ise, aralarında en güçlüsü gibi görünse de aslında en aciz olanı. Onun bir inancı, uğraşı, kendini kaptıracağı herhangi bir şeyi yok. Müzisyen olarak barlarda çalışıp orada tanıştığı kızlarla bir gecelik ilişkiler yaşamaktan ibaret hayatı. Sıkıntısı artık çekilmez olduğunda ise sakinleşmek için kendini sokaklara atıp sabaha kadar amaçsızca dolaşıyor. “İçinde yükselen tekdüzelik kayasını” parça parça edecek bir mucize bekliyor. Ancak bel bağladığı kurtarıcılar çok sıra dışı: “Uzun uzadıya süren araştırmalarım sonunda uzaylıların bizi kurtarmasını beklemeye karar verdim, hâlâ bekliyorum.

İşte kitabın ilginçliği de burada. Bütün bu anlamsızlık kuyusunda merdivensiz kalma öyküsü gizemli fantastik bir olay örgüsü içinde anlatılıyor. Ufuk’un evine önce bir videokaset, ardından bazı fotoğraflar geliyor. Bunlarda Ufuk’un hatırladığı ama neresi olduğunu çıkaramadığı tekinsiz binaların görüntüleri var. Ufuk bir anda hayatına giren Yeşim sayesinde önce binaları buluyor, sonra bu olayların ardındaki fantastik sırrı keşfediyor.

İç sıkıntısı ve yalnızlık, fantastik sırlar, 80’lere nostaljik övgü, İstanbul’un ve iki uğursuz binanın birer karakter gibi romana dahil edilmesi, uzaylılar, uçan daireler, gizli ayinler, bütün bunların arasında kaybolmuş turistler gibi kalan Mulder ile Scully, çılgın bir kolaj çıkarmış ortaya. Bu metin bir roman olarak bütünlük konusunda ne kadar başarılı bilmem ama farklı ve zevkli olduğu kesin.

Aylaklar

aylak.jpgBir konak dolusu işsiz güçsüz mirasyedi. Hepsi Leman Hanım’ın babasından kalan konakta, bitip bitmediği bile belli olmayan bir mirastan faydalanarak, herhangi bir işle uğraşmadan, boş boş yaşıyorlar. Hepsinin pek çok amacı, pek çok fikri var.

Mesela Davut Bey, altın postu bulmayı, Yuşa Tepesine Fatih Sultan Mehmet heykeli dikmeyi düşünüyor. Bu tür onlarca fikri var ama hiçbirini gerçekleştiremiyor. Ayla üniversiteyi bitirip Anadolu’ya gitmek, orada faydalı işler yapmak istiyor. Ama evleninde okulunu bırakıyor, ideallerini unutuyor. Şükrü de bir edebiyat dergisi çıkartmaktan bahsediyor. Tanıdıklarında borç topluyor, insanları henüz çıkmamış dergiye abone yazıyor. Ama dergi bir türlü çıkmıyor. Geçmişte yaşayan Dündar Bey, alkolik ve kaçık Mürşide, aşk serüvenleri arasında bocalayan Nesime aynı şekilde boş, amaçsız hayatlar sürüyorlar.

Bütün bunların arasında kalan Muammer gittikçe bunalıyor. Çünkü hayattan hiçbir beklentisi, hiç umudu yok. İnsanları sevmiyor, onlarla birlikte olmaya katlanamıyor. Hayatın boş ve anlamsız olduğunu, içinde bulundukları bu yaşantıyı değiştirmek için herhangi bir adım atmanın yarasızlığını savunuyor. Bir türlü kendini konumlandıramıyor, anlamlandıramıyor. Kimseyi sahiplenemiyor, kimseye tutunamıyor. Sonunda bunalımı neredeyse deliliğe varınca tüm aileyi dağıtıyor, kendi de insanlardan uzak kalmak için tek başına bir otel odasına yerleşiyor.

Melih Cevdet Anday’ın “Gizli Emir” romanında bir şehir dolusu insan sürekli kurtuluş fikirleri öne sürüyor, bunları aralarında tartışıyor, planlar, hazırlıklar yapıyordu. Ama hiçbirisi kalkıp da eyleme geçmiyor, ne zaman kime geleceği belli olmayan bir gizli emri bahane ederek, bekliyordu. Aylaklar’da gerçek toplum içinde konumlandırılmış, hatta örnekleri gerçek hayatta sıkça görülmüş olan Şükrü Paşa ailesi, biraz değişerek ve tüm bir şehre yayılarak, fantastik bir kurgu içinde geçen geçen Gizli Emir’e taşınmış. Anday aynı durağanlığı, aynı bezginliği, aynı bıkkınlığı bu iki romanında bir kez gerçek hayatın parçası olarak, bir kez gerçeküstü bir öykü olarak anlatmış. Muammer’in hayat karşısındaki amaçsızlığını, anlamsızlığını, kabullenişini, yine onun gibi günce tutan İsa’da da görmek mümkün.

Aylaklar - T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2002