Uç Timothy, uç!

Görsel

1940’ların ortasında Ray Bradbury, öykülerini yayımlatmaya çalışan genç bir yazardı. Birçok dergiye yazdıklarını gönderiyordu. Bunlardan birinde editörlük yapmakta olan Truman Capote, 1947’de bir yazı yığını içerisinde Bradbury’nin Homecoming (Eve Dönüş) öyküsünü buldu ve yayımlamaya karar verdi. Bu öykü Bradbury’nin ilk başarısı olacaktı ve o senenin en iyi öykülerine verilen O. Henry Ödülü’nü kazanacaktı. (1)

Eve Dönüş’te, henüz yirmi yedi yaşındaki Bradbury, bir hortlaklar ailesinin normal bir üyesi olan on yaşındaki Timothy’nin öyküsünü anlatıyordu. Cadılar Bayramı için ailenin tüm ucube fertleri eve dönüyor ve iki gece sürecek bir şölene hazırlanıyordu. Timothy de onlar gibi olmak istiyor, ama ne kadar uğraşsa da karanlığı daha çok sevmeyi, onlar gibi gündüz uyuyup geceleri hortlamayı başaramıyordu. Uçmayı istiyordu Timothy, sırtında kanatların çıkmasını…

Sonunda, kanatları olan tek amcası Einar kaptı Timothy’yi, uçurdu göklere… ve bırakıverdi boşluğa. Sırtında ufak tomurcuklar fark etti Timothy, büyüdüler biraz ama kanat olamadan patlayıp gittiler. Einar geri yakaladı çocuğu ve teselli etti: “Bir gün olacak, yoksa benim yeğenim değilsin demektir!” Böylece geçip gitti bu Cadılar Bayramı da. Tüm aile fertleri geri döndüler, evde ailesiyle yalnız kaldı Timothy, uçma hayalleriyle baş başa…

Bu öykü, yalnızca bir Cadılar Bayramı öyküsü olarak okunabilirdi. Ama öyle değil. Ev benliğin ta kendisi ve yaratıcı olmak isteyen kişi, bu benliğin/evin tümünü alt üst etmeli, en ücra köşelerini kurcalamalı ve buradaki her türlü hayaletle yüzleşmeli. (2) Ancak bunu yaparsa, kendini tehlikeye atarsa istediği hayali gerçekleştirebilir insan. Aynı Bradbury’nin bu öyküden tam 43 sene sonra 1990’da söylediği gibi:

You’ve got to jump off the cliff all the time and build your wings on the way down. // Kendini sürekli uçurumdan aşağıya bırakmalısın ve düşerken kanatlarını oluşturmalısın.  (3)

İthaki, Eve Dönüş’ün çok güzel bir baskısını yayımladı. Dave McKean illüstrasyonlarıyla bezenmiş müthiş bir küçük kitap. Kanatlarını arayan her yaştan Timothy’ler için.

bradbury homecoming1

(1) Ray Bradbury, From Truman Capote to A.T.M.’s

(2) Eve dönüş, yürek ister! – Sabit Fikir

(3) Jump Off the Cliff and Build Your Wings on the Way Down

* Kitap kapağı ve kitap içi görsellerin telif hakkı yazara, illüstratöre, çevirmene ve/veya yayınevine aittir. Ray Bradbury fotoğrafı Wikimedia Commons‘tan alınmış olup orada belirtilen telif lisansı olan Creative Commons Attribution-Share Alike 2.0 Generic kapsamında kullanılmıştır.

Reklamlar

Robinson Crusoe’yu Sevmek

Bu kitapçıya ilk ne zaman girdim, girdiğimde ne hissettim, nelere baktım, kitap aldım mı hiç hatırlamıyorum. Ama yıllardır en favori kitapçım oldu. Tıpkı D&R’ı sevmemek için onlarca neden bulabileceğim gibi, Robinson’u sevmek için de onlarca neden bulabiliyorum kendime. İşte bunlardan biri: Bu kitapçıya öylesine amaçsızca girmişseniz bile, Ten Little Zombies gibi muhteşem bir küçük kitapla karşılaşabilirsiniz. Zombi koleksiyonu yapıyorsanız, gidin Robinson’a bir bakın, belki bir tane daha vardır…

* Andy Rash – Ten Little Zombies A Love Story – Chronicle Books

Videodrome (1983)

videodrome

“Televizyon ekranı akıl gözünün retinasıdır… Bu yüzden, televizyon gerçekliktir ve gerçeklik televizyondan daha azdır. …. Senin gerçekliğinin daha yarısı şimdiden bir video sanrısı olmuş. Dikkatli olmazsa, tamamen sanrı haline gelecek. O zaman, oldukça garip yeni bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorunda kalacaksın.”

Brian O’Blivion’ın söylediği bu sözlere dikkat etmeden, filmi o dönemin standartlarına uygun bir korku/gerilim filmi olarak seyretmek de mümkün. Max Renn küçük bir televizyon kanalının yöneticisi olarak kanalı ayakta tutmak için, şiddet ve pornografi dahil her türlü içeriği yayınlama taraftarıdır. Bir gün amaçlarına çok uygun olan, gerçek işkence ve cinayet görüntülerinden oluşan bir kaçak yayın keşfeder. Ancak bu yayını izledikçe yavaş yavaş gerçeklik duygusunu yitirir, sanrılar görmeye başlar. Sonunda bambaşka bir gerçeklikle “gerçek” gerçekliğin birbirine girdiği “oldukça garip yeni bir dünya” içinde yaşamaya başlar. Çeşitli cinayetler işler ve sonunda kendini öldürür.

Filmde olup bitenlerin ne kadarının gerçekte olduğu, ne kadarını Renn’in zihninde yarattığı belli değil. Üstelik film, olaylara yeterli bir açıklama getirmeden, Renn’in intiharıyla bitiveriyor. Senaryodaki olaylar birbirlerine pek bağlı değil, bir nedensellik sırası da izlenmiyor çoğunlukla. Her şey, çıldırmış bir adamın zihnindeki abuk sabuk olaylardan ibaret gibi. Cronenberg’in biraz dağınık senaryo yazarlığına güzel bir örnek daha.

Ancak film, insanlığı – ya da insanlığı temsil eden bir tek bireyi – felakete sürükleyen kitle iletişim araçları hakındaki gerilim filmlerinin güzel bir örneğini oluşturuyor. O’Blivion’ın televizyon için söylediği şu sözler, 25 sene sonra artık İnternet’te geçirilen hayatlara dair bir kehanet gibi: “Tabii ki O’Blivion doğduğumda bana verilen isim değil. Bu benim televizyon adım. Yakında hepimizin böyle özel isimleri olacak. Katod tüpünün ışımasını sağlamak için tasarlanmış isimler…”

Artık katod tüplerinde değil LCD ekranlarda hayat bulan yepyeni bir kitle iletişim aracımız var. Üstelik hepimizin bu alanda kullandığı “özel isimler” de mevcut. Gerçekliğimizin çoğu bu ekrandan aldığımız bilgilerden oluşuyor ve bu bilgilerin yarattığı sanrılar içinde yaşıyoruz. Sonuçta birer Max Renn oluyoruz yavaş yavaş…

Suspiria (1977)

Bu filmi çekilişinden 30 sene sonra izleyip, “İyi de ne var ki bunda? Neresi başyapıt!” demek çok kolay. Aradan geçen zaman boyunca öyle vahşi sahneler gördük ki, kurbanın kalbine defalarca bıçak saplanması, atmakta olan kalbi açıkça görüyor olmamıza rağmen, pek de ürkütmüyor bizi. Üstelik o kalbin yapaylığı, tüm efektler gibi – bugüne kıyasla – amatörce hazırlanmış olması, bilgisayar destekli güncel dehşet sahneleri yanında oldukça ilkel kalıyor. Peki bu durumda, Suspiria’yı yine de vazgeçilmez yapan ne? Müzik ve olağandışı renk kullanımı mı?

Şüphesiz bunların filmin atmosferi üzerinde büyük etkisi var. Filmin başından sonuna kadar neredeyse hiç durmayan ürkünç müzik, filmle bütünleşmiş adeta. Öyle ki, filmi müziğinden bağımsız düşünmek imkansızlaşmış. Öte yandan, aşırı canlı renkler filme bir rüya, daha doğrusu bir kabus gerçekliği katıyor. Belki de cevap burada. Suspiria’yı izlemek, kabus olduğunu bile bile ve korkmak gerekmediği halde korka korka, bir kabus görmek gibi. Bir taraftan olan bitenin sadece hayal ürünü olduğunu, uyanınca biteceğini bilmenin rahatlığı, diğer yandan yine de bu kabusun içinde olmanın, bir parçası haline gelmenin ürkünçlüğü. Müzik ile renklerin aşırı kullanımı işte bu duyguyu güçlendiriyor ve filmin kabus havasını destekliyor.

Sonuçta ne ölüm sahneleri çok yaratıcı, ne cadılar çok korkunç, ne de öykü yeterince sürükleyici. Ama ortaya çıkan şeyin bütün olarak tekinsiz bir etkileyiciliği var. Hissettirdiği duygulardan pek hoşlanmasa da bazı şeyleri yapmadan duramaz insan. Suspiria’yı izlemek de bunlardan biri.

Targets (1968)

Targets’ın DVD’sini bir B filmi beklentisiyle satın aldım. 125.000 $’lık bütçesi ve ilginç yapım hikayesi de aslında bu filmi o kategoriye koyuyor. Ancak sonuçta ortaya eldeki malzemeye göre çok bir film çıkmış. Bunda Bogdanovich’in iki ayrı öyküyü Samuel Fuller’ın da yardımıyla çok iyi harmanlamasının etkisi var.

Film fabrikatörü Roger Corman, Karloff’un kendisine iki günlük çalışma borçlu olduğunu fark etmeseydi, bu film hiç ortaya çıkmayacaktı. Bogdanovich bu filmdeki “ilk başarıyı” belki başka bir film ile yakalamak durumunda kalacaktı. Corman ona aradığı fırsatı verdi ama iki koşul öne sürdü: 1) Karloff ile toplam iki gün çalışarak 20 dakikalık yeni çekimler yapılacak, 2) Corman’ın daha önce yönettiği The Terror’dan 20 dakikalık bir bölüm kullanılacak. İlk yönetmenlik fırsatının böyle garip iki şarta bağlı olması Bogdanovich’i germiştir herhalde. Ama yine de işin içinden çıkmayı başarmış.

Film, bir dönüm noktasının imlenmesi sanki. Korku filmlerini dolduran ucubelerin, canavarların, insan yiyen bin bir türlü mahlukatın artık yavaş yavaş popülerliğini kaybettiği, birden canileşen sıradan insanların onların yerini aldığı bir dönemde çekilmiş film. Filmde iki ayrı öykü paralel gelişiyor.

Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.

İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.

Her iki öykü de gerçek sayılır. Çok yaşlanmış, güçlükle yürüyen, ama oyunculuk gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olan Boris Karloff’u, kendine çok benzeyen bir rolde izlemek filme bir belgesel havası katıyor. Ayrıca Thompson’ın sahneleri de belgesel gibi izlenebilir. Çünkü yönetmen Thompson’ı överek hayran olunacak psikopat portresi çizmiyor. Onu iğrenç bir katil olarak da göstermiyor. Güdülerine yenik düşen, hatta buna kendi bile anlam veremeyen sıradan bir insanı izliyoruz film boyunca. Üstelik Thompson’ın yaptıkları gerçek bir olaydan uyarlanmış.

1966’da Charles Joseph Whitman adında bir adam, karısını ve annesini vurduktan sonra Teksas Üniversitesi’nin kulesine çıkıp etrafa ateş etmeye başladı. 14 kişiyi öldürdü, 31 kişiyi yaraladı. Sonunda polis tarafından vurularak öldürüldü. Tıpkı Thompson gibi Whitman da kendisine neler olduğuna anlam verememiş. Geride bıraktığı veda notunda şöyle yazmış:

“Beni bu mektubu yazmaya zorlayanın ne olduğunu kesinlikle anlayamıyorum. Belki son zamanlarda yaptıklarıma belirsiz de olsa bir neden bulmak içindir. Bugünlerde bana ne olduğunu anlamıyorum. Herkes kadar akılcı ve zeki sıradan bir genç adam olmalıydım. Ancak son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) sıradışı mantıksız düşüncelerin kurbanı haline geldim.” (Bir Poe hikayesinin başlangıç cümleleri sanki…)

Filmde de karşımızda işte tam böyle bir Thompson var. Kendi de biliyor bir şeylerin ters gittiğini. Ancak karşı koymuyor ya da koyamıyor.

Filmin başarısı, Discovery Channel’ın Crime Night programlarına benzer bir konuyu sinema diline çok başarılı şekilde tercüme etmesinde. Thompson’ın evinde işlediği ilk cinayetlerden sonraki dinginliği, annesini ve karısını yataklarına götürüp örtülerin altına gizlemesi, onlardan arta kalan kan izleri, bakkal çırağının duvar dibinde iki büklüm duruşu olayın nedensizliğini, anlamsızlığını vurguluyor. Thompson’ın otoyol kenarındaki rafineri kulesini terk ederken ardında bıraktığı silahlar sanki az önce onlarca kişinin vurulmasında kullanılmamış gibi. Filmin sonunda, birçok kişinin öldüğü, büyük bir karmaşanın yaşandığı açıkhava sinema alanını bir süre bomboş izliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki yönetmen şunu vurguluyor: vahşet sahnelerinden insanı çıkart, geriye bomboş bir dinginlik kalır. Tıpkı Fargo’nun dinginliği gibi…

The Brood (1979)

Bu filmlerde garip bir çekicilik var. Çekirdek çitlemek gibi, izledikçe izliyorsun ama bir taraftan da her seferinde ne kadar anlamsız olduklarını bir kez daha anlıyorsun. Filmi yöneten Cronenberg olsa da bu durum değişmiyor.

The Brood’da (Türkçe DVD’nin isminde yine hayal gücü kullanımış: Hastanede Dehşet) konu fantastik ötesi. Psikoterapist Hal Raglan delileri tedavi etmede yeni bir yöntem bulmuş: Psikoplazma. Hastalarının nefret duygusuyla sonuna dek yüzleşmelerini sağlıyor ve yoğunlaşan bu nefret duygusu sonunda fiziksel değişikliklere sebep oluyor. Bir hasta babasına karşı nefretini vücudunda kırbaç izleri çıkararak gösteriyor. Bir başka hasta kendinden nefret ettiği için lenf kanserine yakalanıyor.

Kahramanımız Frank’in karısı Nola da Raglan’ın hastalarından biri. Küçüklüğünde annesi ona eziyet etmiş ve babası buna göz yummuş. Kadın terapiler boyunca öfkesiyle yüzleştikçe, ortaya çıkan deforme cüce yaratıklar kadının annesini, babasını, kocasıyla ilgilenen bir başka kadını öldürüyor, hatta kocasının himayesindeki kızını da kaçırıyor. Tedavi kadının kendi kendine ucube çocuklar doğurabilmesine ve öfkesini bu çocuklar yoluyla göstermesine sebep olmuş. Filmin sonunda Frank kızını kurtarabilmek için karısını boğarak öldürüyor. Bu arada küçük ucubeler, dolaylı yoldan olsa da kendilerini yaratmış olan Dr. Raglan’ı öldürüyorlar. Frankenstein bir kez daha cezasını buluyor.

Cronenberg 20-25 yılda iyi yol almış. Aslında bundan 4 sene sonra çekilen The Dead Zone hiç fena değildi. Belki de sorun, Cronenberg’in yazarlığının yönetmenliğine yaklaşamaması…

Yine de bu film bir şeyi keşfetmemi sağladı. Sinir bozucu Cellocanlar Turkcell tarafından evcilleştirilmeden önce nasıldılar? İşte böyleydiler:

Captivity (2007)

captivity.jpg40 sene önce Night of the Living Death filminde insan kollarını, bacaklarını kemiren zombiler herhalde izleyenlere çok iğrenç gelmişti. Şimdi 40 sene sonra, aradaki psikolojik yıpratma döneminin sona ermesiyle birlikte, korku filmleri 60’ların ucuz kan banyolarına geri dönmeye başladı. Dehşet Odası (Captivity – Roland Joffê) kesinlikle “testerenin” açtığı kesiklerden fışkıran filmlerden biri.

Filmde doğru dürüst bir öykü yok. Kurbanlardan birinin aslında katillerden biri olması dışında parlak sayılabilecek bir fikir de yok. Korku unsuru korkutmaktan öte iğrendiren sahneler üzerine kurulmuş. Kendini her türlü korku filmini görmeye adamış sağlam mideli tür fanatiklerinden başkasını da cezbedecek bir yönü yok. Birçok örnek gibi seyredilip unutulacak bir film sadece.