İncesaz… ama Deryasız… ama Dileksiz…

Sevdiğim müzik gruplarındaki ayrılıklar üzücü oluyor. Çocukça bir neşeyle söyledikleri şarkıları çocukça bir mutlulukla sevdiğim Emel Erdal ikilisinin ayrıldığını duyduğum günü hatırlıyorum. Sene 1989 imiş… Şişli sokaklarında eve doğru yürürken “nasıl yani şimdi ayrı ayrı mı şarkı söyleyecekler, çok saçma” diye düşünmüştüm.

Emel Erdal’ın bu mutlu günleri yaklaşık 4 yıl sürdü

Sonra, şimdi artık anılara karışan Emek Sineması‘nda Ekim 1997’de izlediğim Yeni Türkü‘yü de unutmam. Fuat Oburoğlu, Cengiz Onural ve Murat Buket yeni ayrılmıştı. Derya Köroğlu grubun yeni üyelerini tanıtmıştı tek tek, “işte yeni Yeni Türkü” demişti. Sonrası sanki başka bir Yeni Türkü, bir tür paralel gerçeklikteki Yeni Türkü. Zaten bugün hâlâ, o tarihten önceki Yeni Türkü dinleniyor, yenisinden de eskisinden de.

Ekim 1997'de Emek Sineması'ndaki Yeni Türkü konseri yeni bir başlangıçtı
Ekim 1997’de Emek Sineması’ndaki Yeni Türkü konseri yeni bir başlangıçtı

O ayrılığın belki tek güzel yanı, Cengiz Onural’ın, Derya Türkan ve Murat Aydemir’le 1996’da kurduğu İncesaz‘a odaklanması oldu. İlk albüm olan Eski Nisan‘da Murat Buket de vardı. Eylül Şarkıları‘nda Melihat Gülses sanırım grubun popülerliğine çok şey kattı. İstanbul’a Dair, Mazi Kalbimde, Kalbimdeki Deniz ve Yollar albümlerindeki solist Dilek Türkan ise grubun takipçileri için, kalıcı üyelerden biri olarak görülmeye başladı. Bugün bu albümlerde olsun olmasın, birçok İncesaz şarkısının kulaktaki tınısı, Dilek Türkan’ın huzur veren pürüzsüz sesiyle ayrılmaz biçimde birleşmiş durumda.

İncesaz Geçmiş Günler'i Ocak 2014'te çıkardı. İlk defa Derya Türkan'sız...
İncesaz Geçmiş Günler’i Ocak 2014’te çıkardı. İlk defa Derya Türkan’sız…

Ama 2013 gruba ayrılık getirdi. Dilek Türkan ayrılırken, Derya Türkan da ara vermiş. Onların yokluğunda, 2014 başında Geçsin Günler geldi. Yine çok güzel ve pürüzsüz bir ses olan Ezgi Köker ile… Geçsin Günler‘de grup, Murat Aydemir bestesi Laterna‘yla Eski Nisan tadı verirken, Baba Evi’nden kalma Sevdayla Hesaplaşılmaz‘la ilk günlerine selam gönderiyor. Erol Sayan ve Refik Fersan besteleriyle, ustaları hatırlatmaya devam ediyor. Rüzgar Uyumuş yorumu özellikle çok iyi. Ayrıca Cengiz Onural’ın bestelediği Oyun ve düzenlediği Üsküdar’a Gider İken‘de Rezonans Acapella Korosu’yla birlikte yeni denemeler de var. Sonuçta yine oldukça güzel bir albüm olmuş. Ama Derya yok, Dilek yok. Bu albüm karşısında hislerim, anne babası ayrılmış bir çocuğunkiler gibi… Yine de grubun resmî sitesindeki intro umut vadediyor. Üstelik albümde yer alan Derya şarkısı, “çal kapımı unuttum eski kırgınlıkları” derken bir çağrı sanki…

Ümitvar bir tablo...
Ümitvar bir tablo…


– Emel Erdal görseli promosyonel bir fotoğraf olup telif hakları muhtemelen üreticisine ya da ikilinin o dönemki prodüktörüne aittir.
– Yeni Türkü konser bileti görseli blog yazarına ait olup, telif hakkı gerektirecek özgünlükte olmayan bir tasarımın reprodüksiyonudur.
– Geçsin Günler albüm kapağının telif hakkı saklıdır ve tasarımcısına ve/veya Kalan Müzik’e aittir.
– İncesaz görselinin telif hakkı saklıdır ve tasarımcısına ve/veya gruba aittir.

Reklamlar

Bir kapı seçmek

sadik

On beş yıldan uzun süredir Sadık Yemni okuyorum. Çocukluk, gençlik dönemlerindeki yaşanmışlıklardan böylesine beslenebilen bir yazara gıpta ederek okuyorum yazdıklarını.  Öte Yer ve Muska‘dan beri bir Sarp Sapmaz var örneğin. Ağrıyan‘da artık ortayaşa merdiven dayadı. Bir de Sarp Sapmaz’ın yarıotobiyografik nafantastik versiyonu var. Durum 429‘un Sefer Morciva’sı…

Şimdi elimizde Sefer’in liseden sonra neler yaptığına dair bir kitap var: Alsancak Börekçisi. Sefer artık Amsterdam’da, entegre olmayı aklına bile getirmeyen bir göçmen topluluğu içinde, her zamanki gibi insanların içinde ama onları izleyecek kadar uzakta. Kitaptaki deyimle, “Robinson’un maddiyat adasındaki bir Cuma” olarak önündeki iki kapıdan birini seçme gerçeğiyle yüzleşmekte: Ya Samsa kapısından geçip ortalama bir konfor elde etmek karşılığında kişiliğinden belli oranda feragat edecek; ya da çok daha büyük getiriler için ruhunu toptan trampa edecek ve Faust kapısından geçecek. Umarız seçimini öğrenmek için bir beş yıl daha beklemeyiz.

Göçmenliğin ilk yıllarında Amsterdam’da kendi içine kapanık, belli bir hiyerarşisi ve raconu olan, ufak ya da büyük vurgunlar peşindeki Türk toplumu da Faust kapısı etrafında fink atmakta. Bu renkli kişilikler, bir Levent Kazak senaryosundan çekilecek Ezel Akay filmine kapağı atmayı bekler gibi…

Fotoğraf: https://twitter.com/rob389/status/412161202098155520/photo/1/large

Kış Günlüğü

2002 Şubatı’nda, demek neredeyse on sene önce, Galatasaray’da yeni açılan Can Yayınları kitabevine soğuk ve yağmurlu bir akşamüstü, hava karardıktan sonra girdiğini hatırlıyorsun. İki katlı ama ufak bir yer, sadece Can Yayınları kitapları var. Açılmış olmasına seviniyorsun. Ondan üç sene önce, İstanbul’daki tüm kitapçılarda Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü aramış da bulamamıştın. Sonunda kalktın Hayriye Caddesi 2 numaraya gittin, kapıyı çaldın, sana garip garip bakan bir adam seni giriş katındaki ufacık bir odaya aldı. Her yer yeni basılmış kitaplarla doluydu. Can Yayınları o zaman da kitapların arkasına fiyatlarını basardı, ama tek tek damga ile. İşte o odada, bir taraftan kitaplara fiyatlarını basan bir başka adam, bir taraftan da sana o kitabın baskısının bittiğini, ama o günlerde senin gibi birçok üniversite öğrencisinin kitabı sorduğunu, bir yerlerde herhalde ödev olarak verildiğini, yeni baskısının yapılacağını anlatmıştı. Birkaç ay beklemiştin ve sonunda yeni baskı çıkmıştı. İşte o zamanlar bunları öğrenebileceğin bir kitabevi yoktu Can Yayınları’nın, şimdi olması hoşuna gitmişti.

Her iki katı dolaşmış, raflardaki kitapları incelemiştin. O akşam aldığın tek kitap, ufacık Kırmızı Defter idi. Auster okumaya öyle başladın. Sonra devam ettin, kütüphanende on iki kitabı var. Üç dört yazarın daha bu kadar çok kitabını aldın, Auster en ilgilendiklerinden biri oldu. Peki neden? Ne değişikti?

Kış Günlüğü’nü hemen aldın, son yıllardaki standartlarına göre oldukça çabuk okudun. Orada daha çok küçükken yoldan geçen arabaların markalarını tanıyabilen, okula başladığında ağlayan arkadaşlarını anlayamayan, bir an önce kendisini bulup sonra kendisiyle var olan, o yüzden, annesi öldüğünde dahi ağlaması gerektiğini bilip de ağlamak içinden gelmeyen adamı tanıdın. Brooklyn Köprüsü’nden kaç defa geçtiğini merak edişi gibi sen de daha birkaç hafta önce köprüden kaç kere geçmiş olabileceğini hesapladın. Onda birçok şey vardı senden. Belki buydu seni onun kitaplarına çeken. Belki o, senin hep olmak istediğin ama olamadığın, hiçbir zaman olmayacağın yazardı. Belki yeteneğin olsa onun gibi yazardın, ama olmayacak, öyle şeyler hiç yazamayacaksın, ama okuyacaksın hiç değilse.

* Paul Auster – Kış Günlüğü – Can Yayınları

Durum 429

1997 yazı sanırım en güzel yazlarımdan biriydi. Lise bitmişti, üniversite sınavları da – o zaman iki taneydi – sonuçlanmıştı. Kazanmıştım, mühendis olacaktım. Yıllardır yaptığımız gibi Akçay’da tatildeydik. Saçlarımı uzatmaya başlamıştım (daha sonra üniversitedeki 4 yılım boyunca sadece iki defa berbere gidecektim). O yazın temmuzunda okuduğum iki kitap, kendime katacağım, ne yazarsa okuyacağım, biri için 5 yıl diğeri için 7 yıl boyunca kitapçıları yeni kitabı var mı diye sorgulayacağım iki yazarı da müjdeliyordu.

İki kitap da 1996’da basılmıştı: İhsan Oktay Anar’dan Kitab-ül Hiyel (İletişim) ve Sadık Yemni’den Amsterdam’ın Gülü (o zaman Metis, şimdi Everest). İhsan Oktay Anar’ın geçmişte kurduğu fantastik dünyaya bayılmıştım. Hollanda’dan bildiren Sadık Yemni’nin ise çok farklı bir anlatımı, Türkçe’yi uzaklarda yaşatmanın getirdiği ayrı bir tadı vardı.

O yılın sonunda, üniversitedeki ilk yılımı derslerde bile kitap okuyarak geçirirken (ki ilk dönem ortalamam 1,11 gelmiş, fizikten, evet lise fiziğinden, beş ay önce ÖYS’de paramparça ettiğim fizikten kalmıştım), aralığın puslu günlerinde arka arkaya Öte Yer’i ve Muska’yı (ikisi de Metis’ten çıkmıştı) okuyacaktım. Sarp Sapmaz’ı o kitaplarda tanıyacak, yaşamış olmak istediğim çocukluğu yaşadığı için onu biraz kıskanacaktım.

Bir üçleme olacağını bildiğim bu hikayenin devamını ise 8 yıl beklemem gerekti. Üçüncü Sarp Sapmaz kitabı on yıllık bir yazım aşamasından sonra 2005 yılında Yatır adıyla Everest’ten çıktı. Arada Yemni, yine Everest’in yayınladığı Metros’u (2002), Çözücü’yü (2003) ve Ölümsüz’ü (2004) yazarak fantastik evrenime yepyeni bir galaksi kazandırdı. Bunlarla birlikte, bir de nasıl olduysa kaybettiğim – sanırım birine verdim de geri istemeyi unuttum – Amsterdam’ın Gülü’nü yeni Everest baskısından bir kez daha okudum. Sonra Muhabbet Evi (2006) geldi ve bu yıl da bambaşka bir kitap çıktı ortaya: Durum 429

429.jpg Yemni bu kitapla birlikte, içten içe hissettiğimiz bir gerçeği de resmiyete kavuşturdu: Sarp Sapmaz’ın hayatı Sadık Yemni’nin gençliğinin, başka bir gerçekliğe izdüşürülmüş halidir. Durum 429’da 1968 ve 1969 yıllarının İzmir’inde, Yemni’nin lise iki ve üçüncü sınıflarda yaşadıkları Sefer Morciva adındaki gencin anıları olarak anlatılıyor. Genel olarak lise çağındaki bir grup azgın gencin çılgın anılarından ibaret eğlenceli bir kitap. Ama dönemin yaşam tarzını, önemli olaylarını ve gündemini de vermekten geri kalmıyor. Yemni o dönemi milletçe “uyutulmaya” başladığımız yılların başlangıcı olarak görüyor. Kitabın adı da bunu destekleyecek bir anıdan kaynaklanmış.

Öğrenciler bir yerlerden fazlasıyla gerçekçi bir manken buluyorlar. Bunu sınıfa getirip bir sıraya oturtuyorlar ve ona 429 Hüseyin Poyraz adını takıyorlar. Yemni kitabında eğitim sisteminin o zamanlardan itibaren öğrencileri, Hüseyin Poyraz gibi sessizce yerinde oturan, sabit ve itaatkâr bireyler haline getirmeye çalıştığını savunuyor. O yıllardaki taşkınlıklarının ise bu uğraşa, pek de farkında olmadan karşı koymaya çalışmalarından kaynaklandığını düşünen Yemni, aradan geçen yıllardan sonra aslında hayatın onları evirip çevirip sonunda birer 429 yaptığını fark ediyor. Neşeli başlayan, keyifle okunan kitap sonunda okuyucuyu da bir 429 haline gelip gelmediğini düşünmeye sürükleyip keyfini kaçırarak – aslında iyi de ederek – bitiyor.