Hiçbiryerde (2002)

Tayfun Pirselimoğlu bu filmi çektiği 2002 yılında “Kayıp Şahıslar Albümü” adında bir de roman yayınlamıştı. O zamanlar kayıplar, özellikle de gözaltında kayıplar gündemdeydi. Cumartesi anneleri vardı, kayıpların resimlerini taşıyan otobüsler vardı. Toplumsal belleğimiz, 2000 senesinde Galatasaray’ın hangi takıma kaç gol “çakarak” UEFA şampiyonu olduğunu unutmadı hiç, ama bu olayları çoktan unuttu.

Romanda birbirinden farklı sebeplerle ortadan kaybolan pek çok insan ve saplantılı şekilde onları arayan bir matbaa işçisi vardı. Filmde ise kayıp bir tane: babası da siyasi bir cinayete kurban gitmiş olan Veysel. Arayan ise bu defa aramakta çok haklı, çünkü Veysel’i bulmak için her şeyi göze alan perişan Şükran, onun annesi. Şükran çok yalnız ve hayata karşı çok korumalı bir kadın. Sanki bir duvarın ardında yaşıyor. Onu incitecek gerçekleri kabullenmektense reddetmeyi, bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Eşinin ölümünden sonra “temiz” bir çocuk yetiştirmeye çalışmış, ama başaramamış. Veysel de babası gibi bazı siyasi olaylara karışmış, sonunda da başı belaya girmiş. Ama Şükran bunu kesinlikle kabul etmiyor. Tıpkı onun öldüğünü, yüzü parçalanmış şekilde morgda yatmakta olduğunu kabul etmediği gibi. Çünkü o, “oğlunu tanımıyor, seviyor sadece…”

Bizim toplum olarak büyük aksaklıklarımızdan biri bu aslında. Biz seviyoruz, hem de çok seviyoruz. Ama tanımak, bilmek, öğrenmek istemiyoruz. Çünkü tanırsak, görüşlerini, fikirlerini, yaşama bakışlarını bilirsek, sevemeyiz artık. Sevebilmemiz için ya sevgimizin nesnesi istediğimiz gibi olmalı, ya da öyle olmadığını bilmemeliyiz. Dolayısıyla sevgi, sahiplenmeye dönüşüyor. Biz ne yapıyorsak sevdiğimiz için yapıyoruz. Ama sonunda sevgi, nesnesini öldürüyor.

Şürkan’ın yaptığı da bir bakıma buna benziyor. O oğlunu, hep kendi istediği oğul olarak görmek istemiş. O yüzden olan biteni, çocuğun hayatında neler olduğunu, kimlerle görüşüp ne işler çevirdiğini bilmemiş. Oğlu ortadan kaybolunca da kabullenemeyeceği bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Onun Veysel’i ne pahasına olursa olsun bulmak istemesinin bir sebebi de bu. Tamam, o bir anne, çok doğal çılgınca oğlunu araması. Ama bir yandan da Veysel’i sağ bulmak ve kayboluşunun ardındaki “siyasi” olmayan gerçeği öğrenip kendini haklı çıkarmak, oğlunu tanıyor olduğunu herkesten çok kendine ispatlamak istiyor.

Film bu açıdan bakıldığında, ne yasaklanmayı gerektirecek bir siyasi söylemde bulunuyor, ne de Türkiye’yi kötü gösterme kampanyasının bir parçası oluyor. Ancak 2002’de İstanbul Film Festivali sırasında sansürlenmesi gündeme gelmiş. Montreal Dünya Film Festivali’nde aldığı jüri büyük ödülüne kuşkuyla bakılmış. Pirselimoğlu filmle ilgili röportajlarında siyasi içerikli bir film yapmak istemediğini özellikle vurgulamak zorunda kalmış. Bu amacına da ulaşmış aslında. Siyasi göndermeler, filmin genel atmosferinin belirleyici bir unsuru olmaktan öteye gitmiyor.

Pirselimoğlu ayrıca “çok gösteren, işaret eden bir film yapmamaya” çalışmış. Ancak zaman zaman bunu başaramamış sanki. Apartman boşluğundaki bisiklete bakıp iç çekmeler, eve her girişte duvarda asılı montu okşayıp, yerdeki ayakkabıları düzeltmeler göstermeci olmuyor mu? Biz Şükran’ın acısını, özlemini yeterince görmüyor muyuz? Serseri kurşunlarla hayatını kaybetmiş kişilere ait terk edilmiş, boş ayakkabılar, bir ara kişisel silahlanmaya karşı bir kampanyada kullanılmıştı. Bir çift ayakkabının görüntüsü bile çok şey anlatıyor aslında. Ancak ayakkabıları tekrar tekrar kullanmak, Şükran’a düzelttirmek, yönetmenin, seyirciye her şeyi anlatmak zorunluluğunu hissettiğini gösteriyor.

Bunun bir göstergesi de, filmin en güzel sahnesini bozan “Her şeyi geride bıraktım” cümlesi. Şükran Mardin’den eli boş dönecek. Otel odasında her şeyi, masanın üzerinde toplanmış şekilde duran bavulunu bile bırakıyor ve görüntüden çıkıyor. Kamera bir süre bavulu gösterip sonra pencereye doğru yöneliyor. Dışarıdan çarşının sesleri gelirken kamera boş araziye sabitleniyor.

Seyirci Şükran’ın gerçekten de her şeyi bırakıp gittiğini görüyor zaten. Şükran orada o sözleri söylememeliydi. Hatta film tam da o anda, kamera uzak boşluğa sabitlendiği anda bitmeliydi. Şükran “her şeyi geride bıraktıysa” eğer bizim de geri dönüşünü, evine girip filmin başında yaptıklarını tekrarlayışını görmemize hiç gerek yoktu.

Buna rağmen ilk defa film yönetmiş biri için Hiçbiryerde çok iyi başlangıç. Filmin aldığı ödüller de bunu gösteriyor zaten. Şimdi sırada, vizyona jet hızıyla girip çıktığı için izleyemediğimiz Rıza var.

Reklamlar

Kategoriler: film, Sinema

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s