Yumurta (2007)

yumurta.jpgYumurta, son zamanlarda izlediğim filmler arasında en keyifli olanıydı. Semih Kaplanoğlu belli ki çok düşünmüş film hakkında. Her küçük ayrıntıyı tek tek ele almış. Her şeyi bir amaçla koymuş filme. Ama hepsinden önemlisi, ortaya çıkan Yusuf karakteri.

Yusuf Tire’de doğup büyümüş. Sonra İstanbul’a yerleşmiş. Bir sahaf dükkanı var, orada yaşıyor. Bir zamanlar şiirler yazmış, hatta bir kitabı bile yayınlanmış. Ama artık yazmıyor.

Tire’yle tüm ilişkisini koparmış. Annesini bile arayıp sormuyor. Bir gün annesinin öldüğünü öğrenince Tire’ye gitmek zorunda kalıyor. Sonra defalarca niyet etse de İstanbul’a dönemiyor, orada takılıp kalıyor.

Yusuf Ed Crane’e benziyor biraz. Hayatın içinde değil de kenarında sanki. Bir kenara çekilmiş, insanları, olup bitenleri izliyor. Ama Ed Crane ifadesizce, alay edercesine kayıtsızca izliyordu insanları. Yusuf kesinlikle kayıtsız değil. O ilgiyle, şaşkınlıkla izliyor başsağlığına gelenleri, bulaşık yıkayan kızı, mezarı sulayan çocuğu… Belki kıskançlıkla, daha çok hüzünle, üzünçle izliyor insanları. Urgan yapan adamın tüm hareketlerini takip ediyor, adamın iş yapışındaki ciddiyet karşısında ilk şokunu yaşıyor.

Çünkü bu insanların tamamı oldukları yerde, sürdükleri hayatta kendilerini anlamlandırmayı başarmışlardır. Ciddiye almaktadırlar yaşadıkları yaşamı, tıpkı Nâzım Hikmet gibi:

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

İşte bunu başaramamıştır Yusuf, hiçbir zaman, hiçbir yerde. Tire’de çocukken ve aşk şiirleri yazarken bile kendi anlamını bulamamıştır, varlığını haklı çıkaramamıştır. Bunun sıkıntısıyla boğuşan Yusuf, sonunda çoban köpeğinin karşısında yıkıma uğrar. O köpek bile, o boş otlağı, çobanlık ettiği koyunları, hatta Yusuf’u sahiplenmiş, onları korumayı kendine amaç edinmiş, kendi kendini var etmiştir. Yusuf, köpek kadar bile ciddiye alamaz kendini, ciddiye alacak bir şey bulamaz.

Filmin başında Yusuf’un annesini bir tarlada yürürken görüyoruz. Sisler arasında çıkıp geliyor, kameraya yaklaşıp duruyor. Sağa sola baktıktan sonra sola dönüp görüntüden çıkıyor. Biraz sonra kamera ağır ağır dönüyor ve kadını bir patikada sislere doğru ilerlerken görüyoruz. Sonunda sisin içinde yitiyor.

Benzeri bir sahneyi daha sonra mezarlıkta Yusuf’la yaşıyoruz. O da kameraya yaklaşıp duruyor ve sağına bakıyor. Kamera dönerek yine bir patikayı gösteriyor. Sonra Yusuf patikada yürüyüp uzaklaşıyor. Ama Yusuf’un yolu annesi gibi siste, yani bir hiçlikte bitmiyor, bir ormana çıkıyor. Böylece annesinin ölümü, Yusuf’u kendi yolunda biraz daha ilerletmiş oluyor.

Demek ki yaşam, iki ucu sislerle kaplı bir güzergahta, ara sıra durarak, etrafa bakınarak, bazen sağa ya da sola saparak yürüyüp gitmektir. Aslolan da, bu yürüyüşe bir anlam vermektir.

Reklamlar

Kategoriler: film, Sinema

1 Yorum »

  1. Geri bildirim: Gidilir Mi? « Carpe Diem

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s