Ben bir elektronum…

Kuzey Işığı bir otel lobisinde geçiyor. Lobide üç adam var:

1. Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yer almış, savaş sırasında türlü zorluk çekmiş, ölümler görmüş, büyük travmalar yaşamış resepsiyonist

2. Çin’deki araştırmalarını, sadece bir kez gördüğü ve aşık olduğu oyuncu ile evlenmek üzere yarıda kesip gelmiş, kadın onu aramayınca da sinirlenip umutsuzluğa kapılmış bir paleantropolog

3. Çok ünlü fizikçilerin katıldığı, zorlu soyut kavramların tartışıldığı bir konferansı organize eden, bu arada da tartışılan fikirleri kavramaya uğraşan bir fizikçi

Fizikçi sürekli olarak herhangi bir gerçekliğin tam olarak algılanamayacağından, algılansa bile algılayanın algılanan gerçekliği değiştirmiş olacağından, birçok kişi tarafından algılanan birçok farklı gerçeklik olduğundan, dolayısıyla aynı şeyin aynı anda farklı durumlarda bulunabileceğinden ve bu durumların hepsinin de gerçek olabileceğinden bahsediyor. Buna göre bir kedi aynı anda hem ölü hem de diri olabilir. Bu iki durum da, bu durumları algılamış olan kişilere göre gerçektir.

Resepsiyonist sürekli kötü savaş anılarından, günlerce bataklıkta kalmaktan, arkadaşlarının parçalanmış cesetlerinden söz ediyor. Paleantropolog ise insan evriminin aşamalarını ve evrimin sürekli iyiye doğru işleyen bir süreç olduğunu anlatıyor.

Bu noktada fizikçi ile resepsiyonist, tek evrim sürecinin sonucunda ortaya çıkan iki farklı insani gerçekliğin temsilcisi oluyorlar. Fizikçinin anlaşılması zor üst düzey felsefi fikirleri, soyut tartışmaları, insan zekasının ulaştığı boyutu ve etraftaki diğer tüm canlılara karşı üstünlüğünü gösteriyor. Öte yandan resepsiyonistin anlattıkları, yine aynı insanın bir hiç uğruna nasıl vahşileşebildiğini, savaşlar çıkarıp büyük yıkımlara sebep olabildiğini vurguluyor. Paleantropolog ise ikisinin tam ortasında duruyor. O ne fizikçi kadar soyut, ne de resepsiyonist kadar vahşi. Dolayısıyla onun anlattığı, aslında soyut bir kavram olmakla birlikte insani duyguların somutlaştırdığı bir olgu, yani aşk.

Oyunun sürekli ilgi isteyen, belli konularda bilgi gerektiren, beyin yorucu bir metni var. Keyifli bir metin ama bu metnin bir tiyatro oyunu olarak yazılmış olmasının ne derece doğru olduğu tartışılabilir. Tiyatro sonuçta bir gösteri sanatı. Sahnede karakterleri ağır mantık tartışmalarına itmek, dakikalarca oldukları yerde konuşmalarını sağlamak ne kadar tiyatroya uygun? Bu metni bir öykü olarak okumak, tiyatroda izlemekten daha keyifli olabilirdi sanırım.

O sebeple bu oyunun basılı halini edinip okumak kaçınılmaz oluyor. Şimdilik, oyunun sonunda fizikçinin Bülent Emin Yarar’ın ağzından anlattıklarından hatırladıklarımızla yetinmek durumundayız:

Ben bir elektronum. Bir atomun çevresinde gittikçe belirsizleşerek dönüyorum. Bana bakmakta olan birisi bulunmadığı için, bir dalga mı yoksa bir parçacık mı olduğumu bilmiyorum.

Ben bir elektronum. Belirli değerler aldığımda belli sonuçlar üretiyorum. Ben bir olasılığım…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s