Böcekli Oyun, Böcekli Film

Dot’un bu sezonki oyunlarından biri olan Böcek’in hikayesi aslında Amerika’da artık klişeleşmiş iki konuyu birleştiren sıradan bir öykü: 1. Böcek takıntısına kapılmış uyuşturucu bağımlıları (bunu geçen yaz A Scanner Darkly’de (Richard Linklater, 2006) de görmüştük) 2. Derin devletin komplolarına olan derin inanç. Yine de insan aklının bir defa çarpılmaya başladı mı nerelere varabileceğini göstermesi, öyküyü ilginçleştiriyor.

Yıllar önce oğlunu bir markette kaybetmiş olan ve hapisten çıkan kocasının kendisine yeniden musallat olmasından korkan alkolik Agnes bir motel odasında yaşamaktadır. Kadının çalıştığı bardan arkadaşı R.C. bir gün yanında Peter ile motele gelir. Peter ile Agnes yakınlaşırlar, adamın da motelde kalmasına karar verirler. Daha sonra Peter’ın böceklere karşı bir takıntısı olduğu ortaya çıkar. Adam Körfez Savaşı’nda Irak’ta olduğunu, orada ordunun çeşitli deneylerine maruz kaldığını, bu böcekleri de onu bulmak ve kontrol altına almak için ordunun gönderdiğini söylemektedir. Peter’ın savaş travmasıyla çarpılmış aklı, Agnes’in oğlunu kaybetmenin etkisiyle çarpılmış aklını da yoldan çıkarır ve kadın ona inanmaya başlar. Devletin, tüm insanların düşüncelerini kontrol edebileceği bir tür vericiyi bu böcekler aracılığıyla etrafa dağıtacağı, bunu gerçekleştirmeden önce de kendileri üzerinde deneme yapıldığı sonucuna varırlar. Bu sırada adamı daha önce tedavi eden Dr. Sweet ortaya çıkar ve Peter’ı kaçtığı hastaneye dönmeye ikna etmeye çalışır ama Peter onu öldürür. Oyunun sonunda ikili motel odasını havaya uçurarak her şeye son verir.

Oyun seyirciyi kışkırtmak, kızdırmak, şoke etmek üzerine kurulu olan küstahça bir tavra sahip “in-yer-face” akımının bir örneği. Bu sebeple “sert içerik” uyarısıyla sahneleniyor. İçeriğin sertleştirilmesi için yazar elinden geleni yapmış. Diyalogların tamamı küfür içeriyor, şiddet ve seks sahnelerinin dozu gayet cüretkar, hatta Agnes’in lezbiyen arkadaşı Agnes’i öpmekten de geri durmuyor. Bütün bunların üzerine bir de doktorun bıçaklandığı sahnede etrafa kan saçılması olayı iyice sertleştiriyor. Oyun bu aşırı abartılı yapı içinde başka bir yönden yaklaşarak da olsa groteskleşiyor ve karardıkça kararıyor. Ancak ilginç bir fikirden öteye gidemeyen öykü derinleşemedikçe seyirci sonlara doğru sıkılmaya başlıyor.

Bu tarzda bir oyunu seyrettikten sonra gidip bir de sinemada (Böcek – Bug, William Friedkin, 2006) görmek pek de eğlenceli olmadı. Ama sinema uyarlamasının nasıl olacağını merak ettiğim için, sıkıntıyı göze alarak filmi seyrettim. Doğal olarak sinemanın istenen olayları ya da durumları vurgulama, olaya görsellik ve hareket katma imkanı var. Ama kısa süren market ve bar sahneleri ile motelin önüne yanaşan arabaların görüntüleri dışında kapalı tek mekanda, çoğunlukla sadece iki karakterle çekilmiş film. Senaryoyu Tracy Letts’in kendisinin uyarlamış olması bu sonucu doğurmuş. Yoksa stüdyonun maaşlı senaristlerine senaryonun bu hali verilseydi filmi hareketsiz, karakterleri de derinliksiz bulurlar da bir sürü gereksiz sahne eklerlerdi.

Film de oyuna paralel olarak aynı kapalı ortamda aynı sorunlu kişilerin birbirlerini etkileyerek ortak çılgınlığa ulaşmaları üzerine kurgulanmış. Bu da tıpkı oyundaki gibi, ikinci yarıda filmin de sarkmaya başlamasına sebep oluyor. Aslında kitle paranoyasının, bozuk akli denge ve uyuşturucu bağımlılığı ile bir araya gelmesinin sonuçlarını, sıklıkla işlenmiş böcek sanrıları üzerinden anlatmak sinemada da pek parlak bir sonuç ortaya çıkaramıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s