Güneşin Sofrası Mahmut Muhtar Paşa Konağı’nda kuruldu

Kadıköy Lisesi’nin bahçesindeki Mahmut Muhtar Paşa Konağı’ndan hiç haberim yoktu. Mermer Konak olarak da bilinen bu güzel ama artık metruk yapıyı hiç duymadığım gibi, yıllarca otopark olarak kulanılan bahçesine birkaç defa park etmek dışında lisenin de nasıl bir yer olduğunu bilmiyordum.

Birkaç hafta önce Genco Erkal’ın bu lisenin ve eski konağın bahçesini açıkhava tiyatrosu hâline getirdiğini ve Güneşin Sofrasında adındaki yeni oyununu oynayacağını okumaya başladık. İkinci oyuna biletleri aldık (ilk gösterim maalesef can sıkıcı olabiliyor, eş dost bilen bilmeyen davetlinin hücumu altında). Dün akşam o güzelim binanın bahçesinde, birkaç basamaklı seyirci platfomunda yerimizi aldık ve oyunu izledik.

dostlar_gunesin_sofrasi
Genco Erkal, bir süredir sahnelenen Ben Bertolt Brech ve Yaşamaya Dair oyunlarından yaptığı yeni kolajda Tülay Günal le birlikte oynuyor.
Genco Erkal, bir süredir Tülay Günal ile birlikte oynamakta oldukları Ben Bertolt Brecht ve Yaşamaya Dair oyunlarından bir kolaj yapmış. Nâzım Hikmet – Brecht – Nâzım Hikmet akışındaki oyun yaklaşık bir buçuk saat sürüyor, ortadaki Brecht kısmı 30 dakika kadar. Bence özellikle Yaşamaya Dair’in daha uzun süre kapalı gişe seyircisi hazırdır. O yüzden bu kolaj bana biraz eğreti geldi. Ama sahnelerimizin en usta oyuncusunun, Nâzım Hikmet’in ve Brecht’in yazdıklarını oynaması değil de adeta yaşamasını seyretmek, bununla birlikte şarkılarda Tülay Günal’ın çok iyi performansını dinlemek doyulmaz bir seyir keyfi veriyor.

Gerek Brecht’in oyunları gerekse Nâzım Hikmet’in şiirleri çok ciddi ve sert antikapitalist – antimilitarist metinler. Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu’nda yarım asırdır bu çizgiyi inatla sürdürmesi, tiyatronun neden yersiz yurtsuz bırakıldığı, özellikle son yıllarda bir göçebe tiyatroya dönüşmek zorunda kaldığını açık biçimde gösteriyor. Önce Beyoğlu Belediyesi, topluluğun yıllarca kullandığı Muammer Karaca Tiyatrosu’nu sebep bile göstermeden kapattı. O günden sonra Dostlar Tiyatrosu kadrolu oyunlar yapamadı, Erkal’ın 50 yıldır oynadığı Bir Delinin Hatıra Defteri ya da Tülay Günal ile oynadıkları Brecht ve Nâzım Hikmet oyunlarıyla sürekli turnedeydiler. Erkal 2013’te, miras yoluyla bir kısmına sahip olduğu tarihî Çorlulu Ali Paşa Hanı’nın bahçesini açıkhava tiyatrosu olarak düzenledi. Ama başta kardeşi olmak üzere handaki diğer hak sahipleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar, üzerine tiyatronun yağmalanarak yok edilmesi bu serüvenin uzun sürmemesine sebep oldu.

dostlar_tiyatrosu_Mahmut_Pasa_Konagi
Genco Erkal’ın Ali Paşa Hanı’ndan sonra ikinci açıkhava tiyatrosu denemesi Mahmut Muhtar Paşa Konağı bahçesinde…
Şimdi Mahmut Muhtar Paşa Konağı’ndaki yeni serüvenin çok daha uzun soluklu olmasını dilemekten ve dahası bilet alıp gidip izleyerek buna destek olmaktan başka yapacak bir şey yok. Genco Erkal, maalesef küresel toplumun büyük çoğunluğu tarafından artık pek bilinmeyen, bilinse de desteklenmeyen, zaten pek de yüksek sesle savunulmayan bir hayat görüşünü, yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir binada inatla savunmaya, bu sayede ayakta tutmaya çalışmaya devam ediyor. Tıpkı bu antimilitarist – antikapitalist metinleri, Bush-Clinton-Bush-Obama döngüsünün son halkası olmaya aday kökten militarist ve kapitalist Trump’ın adını taşıyan AVM’de sahnelemek gibi inatçı bir tutum. Gerçi bu belki de, devasa bir kalenin zindanlarından birine bir el bombası bırakmak gibi sonuçsuz bir çaba. Ama olsun, Erkal da körfez sermayeli şirketlerin reklam sesi olmayı veya bayi toplantılarında içine yönetim danışmanlığı esintileri serpiştirilmiş gösteriler yapmayı tercih edebilirdi. Sırf dünya görüşüne olan bu sadakati bile Erkal’ı farklı bir yere koyuyor. Tıpkı Ferhan Şensoy gibi, Genco Erkal için de “peki bunu kim sürdürecek” diye korkmadan da edemiyor insan…

 

* Oyun afişi ve Genco Erkal / Tülay Günal fotoğrafı Dostlar Tiyatrosu’nun web sitesinden (http://www.dostlartiyatrosu.com) alınmış olup telif hakları topluluğa ve/veya görsellerin yaratıcısına aittir. Burada tanıtım amaçlı olarak kullanılmıştır.

Reklamlar

Zeki Alasya’yla birlikte Güneş Çocuklar da öldü

Neil Simon’ın The Sunshine Boys – Güneş Çocuklar oyununu ilk defa 2003-2004 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izlemişim, başrollerde Alp Öyken ve Emin Olcay ile. Çok keyifliydi. Oyunda yıllarca birlikte çalışmış, bir ikili olarak var olmuş, ancak 40 yılın ardından ayrılıp 11 yıl görüşmemiş iki komedyen var. Yıllar sonra, biri gururunu kırar, diğerini ziyarete gider, onu bir televizyon programı için son defa bir araya gelmeye ikna etmeye çalışır. Oyunu izlediğimden beri ne zaman aklıma gelse, Zeki-Metin’i düşünürüm.

Üzülmüştüm ayrıldıklarında. Her ne kadar Metin Akpınar hiç ayrılmadıklarını söylese de, ayrılmışlardı işte, yirmili yaşlarından beri beraber çalışan, birlikte anılan ve sevilen iki arkadaş artık birlikte değildi. Köyden İndim Şehire’deki saftirik kardeşler, Petrol Kralları’nda köşeyi dönen fakir ama dürüst arkadaşlar da ayrılmıştı. Ufacıkken kasetlerini defalarca dinleyip repliklerini ezberlediğim Devekuşu Kabare sanki böylece tamamen dağılmıştı. İşte tam böyle bir dönemde, Zeki ve Metin yıllar sonra tiyatro sahnesinde yeniden bir araya gelsinler de Güneş Çocuklar’ı oynasınlar isterdim.

Londra'da Güneş Çocuklar'ı Danny de Vito ve Richard Griffiths'te izledikten sonra, Zeki-Metin'li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.
Londra’da Güneş Çocuklar’ı Danny de Vito ve Richard Griffiths’te izledikten sonra, Zeki-Metin’li bir prodüksiyonu daha da fazla istemiştim.

İlk izlediğimden dokuz sene sonra oyunu Londra’da, Danny de Vito ve Richard Griffiths’ten izledim. Muhteşemdi. İki harika oyuncunun, böyle iyi yazılmış bir metni nasıl güzel oynadığını gördüğümde, Zeki-Metin’de oyunun nasıl da parlayacağını düşünmüştüm. Keşke bir fırsat olsaydı, birilerinin aklına gelseydi, birisi ahde vefa edip kârına zararına bakmadan prodüksiyonu gerçekleştirseydi. Keşke yıllar sonra Zeki-Metin sadece bir reklam için bir araya gelmeseydi.

Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar yıllar sonra bir reklam için de olsa bir araya geldi.

Bugün çok yetenekli bir komedyen öldü. Her gerçek komedyenin olduğu gibi, çok yetenekli bir oyuncu öldü. Keşke ülkemizde tiyatro ve sinema yeterince derinlikli olabilseydi de, Şener Şen gibi Zeki Alasya’yı da çok daha fazla, çok daha çeşitli rollerde izleyebilseydik. Bütün o oynanmamış roller öldü. Bugün Zeki Alasya ile birlikte, Güneş Çocuklar hayalim de öldü.

The Sunshine Boys posteri, oyunun Londra’daki Savoy Theatre’daki 2012 prodüksiyonu için hazırlanmış olup telif hakları tasarımcısına ve/veya oyunun yapımcısına aittir. Zeki Alasya – Metin Akpınar görseli Filli Boya-Capatect ürünü için hazırlanmış reklam filminden alınmış olup telif hakları muhtemelen söz konusu firmaya aittir. Her iki görsel, bilgilendirme amaçlı olarak kullanılmıştır.

Anahtar: İki İstanbul Öyküsü

Binlerce yıllık geçmişiyle İstanbul’un anlatılacak birçok öyküsü var. Ancak belki de bizim bu kendi içinde yaşamak alışkanlığımız yüzünden, İstanbul yeryüzünün kolektif kültüründe hak ettiği yeri alamıyor. Şimdi dünyanın küçülmesi, herkesin her yerde olmasıyla birlikte, bu değişiyor yavaş yavaş. D&R’da amaçsızca rafları karıştırırken bulduğum Anahtar albümü bunun bir örneği.

anahtar cover
Albüm kapağındaki güzel hat çalışması Efdaluddin Kılıç’a ait

 

Anahtar’da Kanadalı Andrew Downing ile Güç Başar Gülle, sırasıyla viyolonsel ve udla İstanbul’un öykülerini anlatmanın yeni bir yolunu keşfediyorlar. Albümde iki ana öykü var. Birincisi, Gezi Park, Çapak, The Run Adam ve Çarşı’yla anlatılan Gezi Parkı olayları. İkinci öyküde ise, Rüstem Paşa, Aslan Yatağı, Kandilli İskelesi, İsmet Baba, Sorma Gir ve Çarşamba parçalarıyla, İstanbul’un kaotik megakent görüntüsünün altında yatan sükût ve bilgelik anlatılıyor. Bu hâliyle albüm, Gezi’nin enerjisi ve asiliği ile binlerce yıllık başkentin dinginliği arasında bir denge kuruyor. Zaten son parça olan Yeryüzü de, dünyanın bize öğütlediği bu dengeyi anlatarak albümün manifestosu gibi işlev görüyor.

Raflar arasında Anahtar’ın ilgimi çekmesinin sebebi güzel kapak tasarımı oldu. Sade kapakta güzel bir hatla yazılmış Anahtar kelimesinin üzerinde ve altında müzisyenlerin isimleri yer alıyor. Kitapçık ise, albümün genel konseptine çok uyacak bir şekilde tasarlanmış. Yeşim Tosuner – Backyard Design tasarımı bu kitapçıkta, hat benzeri çizgiler kullanılarak her bir parça için resimler hazırlanmış. Böylece İstanbul’u anlatma konusunda yeni bir yol, yeni bir dil daha geliştirilmiş.

Yeşim Tosuner'in kitapçık tasarımında yer alan çizimler, ufak bir İstanbul turu gibi
Yeşim Tosuner’in kitapçık tasarımında yer alan çizimler, ufak bir İstanbul turu gibi

Albüm kayıtları youtube’da mevcut değil ancak tadımlık olarak, bir Nardis kaydında Çarşı’yı buraya koyalım.


* Albüm kapağı ve kitapçık tasarımının yayın hakları, tasarımcıya ve/veya albümün yayımcısına ait olup burada bilgilendirme amacıyla kullanılmıştır. Tüm resimler http://www.backyarddesign.ca/Portfolio/AndrewDowning/Anahtar/ adresinden temin edilmiştir.

Kuğular, kelebekler ve kapanan bir devir

Ben tam bir yaşımdaydım o gün. Öncesini hiç bilmiyorum, hiç anlatmadılar, hiç öğretmediler bana. Sonrası zaten tontiş Özal’lı yıllar. Büyüdüğümüz, geliştiğimiz, muasır medeniyetlere bir taraflarından eklemlendiğimiz zamanlar. Bizlere o dönemde kendimizi var etmek, kendimizi büyütmek öğretildi. Yükselmek, kazanmak, sahip olmak, ne pahasına olursa olsun gözü açık olmak, köşeleri dönmek öğretildi. O yüzden hâlâ biz, banka sırasında cingözlük yapar, trafikte emniyet şeridinden akar, herkesin önüne geçer, hep en uyanık oluruz. Uyanıkken uyutulmuş bir nesil.

Çünkü ideallerin olduğu o devir kapanmıştı artık. O devrin defteri dürülmüş, tozlu raflara kaldırılmıştı, sayfalar arasına sıkışıp ezilmiş kelebeklerle. Şimdi biz o devri Ece Temelkuran‘ın Devir‘i gibi kitaplardan öğreniyoruz. Arka arkaya gelen suikastları, yıllar sonra Sivas’ta oynanacak oyunun aslında Çorum’un tekrarı olduğunu, Fatsa’da söndürülen ütopyayı… Birbirlerini gammazlayan komşuları.. Aynı yoksulluktaki mahallelerin nasıl birbirini kırdığını…

Ali ile Ayşe kuğuları kurtarmaya çalışırken, Gün Sazak, Nihat Erim, Kemal Türkler öldürülüyor, Çorum'da  mahalleler kuşatılıp insanlar taranıyor, Fatsa'ya ordu giriyor, darbenin yolları döşeniyordu.
Ali ile Ayşe kuğuları kurtarmaya çalışırken, Gün Sazak, Nihat Erim, Kemal Türkler öldürülüyor, Çorum’da mahalleler kuşatılıp insanlar taranıyor, Fatsa’ya ordu giriyor, darbenin yolları döşeniyordu.

Devir’de o dönem, iki küçük çocuğun, bir memur ailesinin kızı Ayşe ile, bir gecekondu çocuğu Ali’nin hatırladıklarıyla ele alınıyor. Ali’nin ailesi, mahallesi sürekli bir mücadele, bir hayatta kalma savaşı halinde. Ayşe’nin anne babası bir şeylere karışmış vaktiyle, bir önceki darbede ağızları yanmış, çekinceliler olan bitene karşı. Ayşe ile Ali, abilerle ablaların sokaklarda, karakollarda “oyun oynadığı”, konduların yakıldığı, evlere baskın verilip annelerin çocuklarının gözü önünde işkenceye maruz kaldığı bir ortamda birbirlerini buluyorlar. Ve kendilerine hemen devrimci görevler biçiyorlar: Meclise kelebekleri sokacaklar ve Kuğulu Park’taki kanadı kesilecek kuğuları özgür bırakacaklar. O zaman, saklanan kelebekler de ortaya çıkabilecekler, ortadan kaybolan abiler kuğu donunda geri dönebilecekler. İşte bu iki çocuğun mücadelesinin romanı Devir, arka planda ise kapkara bir devir anlatılıyor, tüm ayrıntılarıyla.

Ece Temelkuran'ın Devir'i bir devre en masumların gözünden bakıyor.
Ece Temelkuran’ın Devir’i bir devre en masumların gözünden bakıyor.

* Kolajdaki görseller, dönemin basılı medyasında yer almış olup internetten temin edilen görsellerdir. Telif hakları görselleri üretenlere ve yayımcılara ait olup, tarihsel olayların anlatımı amacıyla adil kullanım çerçevesinde kullanılmıştır.
* Kitap kapağının telif hakkı tasarımcısına ve yayımcısına aittir. Burada tanıtım amaçlı olarak adil kullanım çerçevesinde kullanılmıştır.

Gölgenin Heykeltraşı Giacometti İstanbul’da

Alberto Giacometti İsviçre’nin İtalyan bölgesinde doğdu. Babası ünlü postempresyonist ressam Giovanni Giacometti’ydi. Alberto ilk çalışmalarına babasının atölyesinde başladı ve tıpkı onun gibi aile üyelerinin, özellikle tek kızkardeşi Ottilia’nın portrelerini çizdi. Kendisi gibi sanatçı olacak diğer iki erkek kardeşi Diego ve Bruno gibi Cenova Güzel Sanatlar Okulu’na gitti.

Giacometti'nin 1910larda postempresyonist babasının izinde başlayıp 1960larda varoluşçuluğa uzanan öyküsü yaptığı kadın portrelerinde açıkça görülüyor: solda Ottilia, sağda Kırmızı Elbiseli Caroline.
Giacometti’nin 1910larda postempresyonist babasının izinde başlayıp 1960larda varoluşçuluğa uzanan öyküsü yaptığı kadın portrelerinde açıkça görülüyor: solda Ottilia, sağda Kırmızı Elbiseli Caroline.

Giacometti’nin hikâyesi 1922’de Paris’e giderek heykeltraş Antoine Bourdelle ile çalışmaya başlamasıyla kardeşlerinden sıyrılmaya başlıyor. Alberto Paris’te kübist ve sürrealist çevrelerle tanıştı. Miró, Max Ernst, Picasso ve Balthus gibi sanatçılarla birlikteydi. 1930ların sonlarında kendine özgü heykel tarzını geliştirirken, en çok kullandığı model hâlâ kızkardeşi Ottilia’ydı. Bu dönemde önde gelen sürrealist heykeltraşlardan biri kabul ediliyordu.

Giacometti heykel çalışmaları sırasında büstlerle ve kadın figürleriyle saplantılı derecede ilgilendi. Yaptığı birçok heykeli bitirmiyor, gittikçe ufalıp, incelip, küçücük kalana kadar tekrar tekrar yontuyordu. Figürleri, kendine has görüşünü, algılayışını yansıtacak şekilde heykellere dönüştürmek istiyordu. Bu sebeple sürekli modellerle çalışmaya devam etti. Elde ettiği sonuçlar ne kadar soyut olursa olsun, bu modelle çalışma tutkusu sürrealistler için affedilmez bir kusurdu. Sürrealistler onu akımdan uzaklaştırırken, Giacometti ise asıl amacının peşindeydi: “Ben insan figürünün değil, düşürdüğü gölgenin heykelini yapıyorum.” Hayatının son dönemlerinde varoluşsal sorunlarla gittikçe daha çok ilgileniyordu ve bunu daha karanlık, daha soyut eserler vererek sanatına da yansıtıyordu.

"İnsan figürünün değil, düşürdüğü gölgenin heykelini yapıyorum" diyen Giacometti'nin heykelleri Pera Müzesi'nde sanatçının bu arayışına uygun biçimde sergileniyor.
“İnsan figürünün değil, düşürdüğü gölgenin heykelini yapıyorum” diyen Giacometti’nin heykelleri Pera Müzesi’nde sanatçının bu arayışına uygun biçimde sergileniyor.

Pera Müzesi’nin ufak tefek iki katında bir Giacometti retrospektifi açıldı. Kültür birikimi kısıtlı, elindeki eser sayısı yok kadar az bir ülkede açılabilecek kadar zengin bir sergi. Getirilen resimler arasında Ottilia’nın ilk portrelerinden örnekler de, 1960ların ortalarında sanatçı ölmeden hemen önce çizilen Kırmızı Elbiseli Caroline da mevcut. Ayrıca hem büstlerden hem de kadın figürlerinden açıklayıcı olabilecek adette eser getirilmiş. Üstelik bunlar, sanatçının gölgenin heykeli peşinde geçirdiği sanat hayatını yansıtacak bir ışıklandırmayla sergileniyor. Ufak ama az ve öz bir sergi.

Ekslibris derin mevzu

İtiraf ediyorum, kitaplarım konusunda fazlasıyla bencilim. Her kitabımın ilk sayfasına aldığım tarihi yazarım, uyduruk da olsa kendi yaptığım bir veritabanına kitabı kaydederim. Okuduktan sonra da sonsuza kadar çıkmamak üzere kütüphaneye yerleştiririm. Bir kitap ortadan kaybolursa keyfim kaçar: hem kitabı kaybetmiş olmaktan dolayı, hem de veritabanında yaratacağı tutarsız boşluktan dolayı. O yüzden de kitap ödünç vermem, çok isteyen olursa alıp hediye etmeyi bile düşünebilirim ama ödünç vermem, çünkü birçokları için ödünç alınan kitapların geri getirilmesi pek de gerekli değil.

Hasip Pektaş'ın Ekslibris kitabı, konuya ilişkin birçok bilginin yanısıra 190'a yakın örneği de içeriyor.
Hasip Pektaş’ın Ekslibris kitabı, konuya ilişkin birçok bilginin yanısıra, çeşitli ülkelerden sanatçıların ürettiği 190’a yakın örneği de içeriyor.

İşte bu sebeplerden, bir süredir kitaplarıma isim yazma ya da bir tür mühür veya ekslibris edinme hevesindeydim. Tam da bu sırada karşıma Hasip Pektaş’ın İstanbul Ekslibris Derneği yayını Ekslibris kitabı çıktı. Kitapta ekslibris kültürü ve tarihi, baskı ve tasarım teknikleri, koleksiyonculuğu, terminolojisi ve yaklaşık 190 ekslibris örneği var.

kebikeç
Kitaptaki en eğlenceli örneklerden biri, Gündağ Kayaoğlu ekslibrisi: Tan Oral’ın bir karikatürünü içeren bu örneğin köşesine, geleneksel olarak kitapları kurtlardan ve güvelerden koruduğuna inanılan böcekler padişahına hitaben eski harflerle “Yâ Kebikeç” yazılmış.

Üstelik çok daha fazlası dünyadaki 10 müzeden biri olan, Işık Üniversitesi Maslak Kampüsü’ndeki İstanbul Ekslibris Müzesi’nin 17.000 parçalık koleksiyonunda mevcutmuş. Bir ekslibris edinmeden önce müzeyi de gidip görmeli, konuyu biraz daha araştırmalı demek ki…

 

Kullanılan tüm görseller kitabın yayımcısına ve/veya ilgili tasarımı yapan sanatçıya aittir. Burada tanıtım amaçlı olarak, düşük çözünürlüklü kopyaları kullanılmıştır.

Güney Gotiği 101: Flannery O’Connor

Metis’in yayınladığı Her Çıkışın Bir İnişi Vardır ve İyi İnsan Bulmak Zor’da O’Connor’ın toplam 31 öyküsünün 19’u yer alıyor.
Metis’in yayınladığı Her Çıkışın Bir İnişi Vardır ve İyi İnsan Bulmak Zor’da O’Connor’ın toplam 31 öyküsünün 19’u yer alıyor.

1900’lerin ilk yarısında, ciddi bir değişimin yaşandığı, nispeten varlıklı ve toprak sahibi Güneylilerin statülerini yavaş yavaş kaybettiği, gerek işsiz güçsüz dolanan ya da çiftlikte marabalık eden fakir beyazlarla, gerekse hiçbir şekilde beyazlarla bir olmaya yakışmayan zencilerle dünyayı paylaşmak zorunda kaldıkları bir dönemin edebiyatı Güney Gotiği. Flannery O’Connor da, tekinsiz, kötücül, rahatsız edici durumları anlattığı öyküleriyle bu akım içinde kendine ciddi bir yer ediniyor.

O’Connor’ın öykülerinde, tıpkı hayatta olduğu gibi, her durumda ve şartta kendini haklı gören insanlar var. Her şeyin doğrusunu kendileri biliyorlar, kendilerine, başkalarına ve dünyaya dair asla değiştirilemeyecek kati yargıları var. Onlara göre, geri kalan tüm insanlar, onların doğrularını kabul edip buna göre yaşaması gereken kişiler.  Üstelik hemen hepsinde bir şark kurnazlığı, diğerlerinin önüne geçme hırsı, ahlaki bir bozukluk mevcut.

Yazar öykülerinde bunları, ne yapıp edip cezalandırıyor. Üstelik iyi ya da kötü niyetli olmaları, dindar ya da dinsiz olmaları, toplumda süregiden değişime ayak uydurmaları ya da ayak diremeleri de fark etmiyor. Irmak’ta dinsiz bir aile, dindar bir bakıcı yüzünden ufak yaştaki oğullarını kaybediyor. Ormanın Tam İçinden’de değişimin sonuçlarını önceden görüp arazisini balıkçılık kulübü ya da benzin istasyonu inşa etmek isteyenlere satan zengin yaşlı adam en sevdiği torunu tarafından dövülerek öldürülüyor. İyi İnsan Bulmak Zor’da tüm ailesiyle birlikte bir seri katilin ve çetesinin eline düşen yaşlı kadın, katillerin aslında özünde ne kadar iyi insanlar olduklarını anlatmaya çalışsa da ne kendisini ne de ailesini kurtarabiliyor. Mülteci’de Polonya’daki toplama kamplardan kaçıp gelen bir aileyi işe alıp sonra çevre baskısıyla pişman olup kovmaya kalkışan çiftlik sahibi kadın hem aklını hem tüm varlığını yitirirken, Polonyalıların kuyusunu kazmaya niyetlenen diğer maraba ailenin annesi de beyin kanmasından ölüyor. O’Connor’ın öfkesi öyle büyük ki yazar, Kalıcı Ürperti’de şairane bir ölüm yerine hiç geçmeyecek bir ateş ile sürekli hasta kalarak ürperti içinde yaşamaya mahkum, annesinin yanında kalan başarısız bir yazarı anlatarak kendini bile cezalandırıyor.

O'Connor'ın, hayatının son yıllarını geçirdiği aile çiftlik evi Andalusia'nın ikinci kat pencerelerinin perdeleri ardından, Ateşte Bir Çember'deki kız çocuğu gibi insanları gözetlediğini hayal etmek hiç güç değil.
O’Connor’ın, hayatının son yıllarını geçirdiği aile çiftlik evi Andalusia’nın ikinci kat pencerelerinin perdeleri ardından, Ateşte Bir Çember’deki kız çocuğu gibi insanları gözetlediğini hayal etmek hiç güç değil.

Metis’in yayınladığı Her Çıkışın Bir İnişi Vardır ve İyi İnsan Bulmak Zor’da O’Connor’ın toplam 31 öyküsünün 19’u yer alıyor. Hem yazarla, hem de Güney Gotiği’nin grotesk havasıyla tanışmak için iyi bir başlangıç. Üstelik Her Çıkışın Bir İnişi Vardır’da öyle dört Tomris Uyar çevirisi var ki, bambaşka bir lezzette. Tadımlık olarak, sanki bizde yazılmış bir öykü havası veren Yuvanın Nimetleri’nden bir bölümle bitirelim.

Tomris Uyar Yuvanın Nimetleri

* Kitap kapakları ve kitaptan alıntının telif hakları saklı olup yayıncıya, kapağın tasarımcısına, çevirmene ve yazara aittir. Burada tanıtım amaçlı kullanılmıştır.
* Andalusia görseli Wikimedia Commons’tan alınmış olup, orada belirtilen lisans çerçevesinde kullanılmıştır.